facebook'ta 1.752 tane arkadaşı olan arkadaşımın attığı sms'in tam metni.
iyi bayramlar bu arada.
28 Kasım 2009 Cumartesi
26 Kasım 2009 Perşembe
20 Kasım 2009 Cuma
Adab-ı Muaşeret
Sinemaya düşeli uzun zaman olmuş, fakat muhtemelen gişe başarısı namına herhangi bir olayı yok. Olsa çekildiğinden ve sinemada gösterildiğinden haberimiz olurdu.
Dün otobüs yolculuğu sırasında Digi-koltuk vasıtasıyla izlemek durumunda kaldım. 4 saat boyunca 30 kiloluk kafamın da dahil olduğu bir ağırlık taşımak zorunda kalan götümdeki ağrıyı bir nebze unutturdu izlerken. O göt ağrısını unutturan film, iyi filmdir, hoş filmdir arkadaşlar. Bu sözüme güvenin lütfen. Ondan önce yayınlanan Dragonball evolution dindirmedi mesela, hem 2 saat daha az süre oturulmuş bi göte. Öyleyse Dragonball'un sinema uyarlamasına tırt olmuş diyebiliriz. Niye deriz? Çünkü Goku filmin başında çok ezik bir eleman, okulun piçi bunu eziyor büzüyor, sonra Goku'nun canına tak ediyor, yeteneklerini kullanıp dövüyor okul piçini ve arkadaşlarını. Böyle bir olayı barındıran senaryoların film haline getirilmesine karşıyım. Yeter da. Koskoca Hollywood küçük Emrah tıynetiyle film çekiyor.
Adab-ı Muaşeret'e dönelim. Film eşine az rastlanır türden bir kolaj filmi olmuş. Yani izleyiciye orjinal bir senaryo ve sürükleyici bir olay örgüsü vaat etmiyor. Çeşitli filmlerin ünlü sahneleri, şov programlardan akıllarda kalan enstantaneler cart curt birleşip bir film oluyor. Gönderme yapılan filmleri izlememiş olanlar için hiçbir şey ifade etmese de o sahnelerden haberdar olanlar için eğlenceli. Bu yönüyle oldukça riskli bir iş bu yapılan. Nitekim tutmamış, çıktığının ertesi gün sinemadan inmiş, geçenlerde show tv'de oynadı :D:D:D:D
4 saat üstünde oturulmuş götünüzde müthiş bir ağrı hissettiğiniz zamanlarda izleyebilirsiniz. Onun dışında pek tavsiye etmem. Başka şeyler izleyin.
Filmin takdir ettiğim tek yönü; liseli rolünde karşılaştığımız elemanların neredeyse tümünün yüzlerinin sivilcelerle kaplı olmasıydı. Umarım bu lise film/dizilerinde bir devrim olur, fondötene bulanmış, memeleri sarkmış, kartlaşmış karıları liseli diye izlemeyiz. Sivilce lise öğrencisini çok samimi gösteriyor. Bir de Bora Akkaş iyi oyunculuk yapıyor. Yolu açık olsun.
Tüm bunlardan ayrı olarak; Yıldız Asyalı'yı çocukluk zamanlarımda Kanal D çocuk'ta izlerdim. Keman çalıp kuklalarla konuşurdu. Bende romatizma başladı, bu kadın hala liseli rolünde oynuyor. Ne kötü bir oyunculuk kariyeri ama!
Bunun babası vardı Keloğlan..
Dün otobüs yolculuğu sırasında Digi-koltuk vasıtasıyla izlemek durumunda kaldım. 4 saat boyunca 30 kiloluk kafamın da dahil olduğu bir ağırlık taşımak zorunda kalan götümdeki ağrıyı bir nebze unutturdu izlerken. O göt ağrısını unutturan film, iyi filmdir, hoş filmdir arkadaşlar. Bu sözüme güvenin lütfen. Ondan önce yayınlanan Dragonball evolution dindirmedi mesela, hem 2 saat daha az süre oturulmuş bi göte. Öyleyse Dragonball'un sinema uyarlamasına tırt olmuş diyebiliriz. Niye deriz? Çünkü Goku filmin başında çok ezik bir eleman, okulun piçi bunu eziyor büzüyor, sonra Goku'nun canına tak ediyor, yeteneklerini kullanıp dövüyor okul piçini ve arkadaşlarını. Böyle bir olayı barındıran senaryoların film haline getirilmesine karşıyım. Yeter da. Koskoca Hollywood küçük Emrah tıynetiyle film çekiyor.
Adab-ı Muaşeret'e dönelim. Film eşine az rastlanır türden bir kolaj filmi olmuş. Yani izleyiciye orjinal bir senaryo ve sürükleyici bir olay örgüsü vaat etmiyor. Çeşitli filmlerin ünlü sahneleri, şov programlardan akıllarda kalan enstantaneler cart curt birleşip bir film oluyor. Gönderme yapılan filmleri izlememiş olanlar için hiçbir şey ifade etmese de o sahnelerden haberdar olanlar için eğlenceli. Bu yönüyle oldukça riskli bir iş bu yapılan. Nitekim tutmamış, çıktığının ertesi gün sinemadan inmiş, geçenlerde show tv'de oynadı :D:D:D:D
4 saat üstünde oturulmuş götünüzde müthiş bir ağrı hissettiğiniz zamanlarda izleyebilirsiniz. Onun dışında pek tavsiye etmem. Başka şeyler izleyin.
Filmin takdir ettiğim tek yönü; liseli rolünde karşılaştığımız elemanların neredeyse tümünün yüzlerinin sivilcelerle kaplı olmasıydı. Umarım bu lise film/dizilerinde bir devrim olur, fondötene bulanmış, memeleri sarkmış, kartlaşmış karıları liseli diye izlemeyiz. Sivilce lise öğrencisini çok samimi gösteriyor. Bir de Bora Akkaş iyi oyunculuk yapıyor. Yolu açık olsun.
Tüm bunlardan ayrı olarak; Yıldız Asyalı'yı çocukluk zamanlarımda Kanal D çocuk'ta izlerdim. Keman çalıp kuklalarla konuşurdu. Bende romatizma başladı, bu kadın hala liseli rolünde oynuyor. Ne kötü bir oyunculuk kariyeri ama!
Bunun babası vardı Keloğlan..
19 Kasım 2009 Perşembe
Anlar #1
eğer yeniden başlayabilseydim yaşama,
ikincisinde, daha çok hata yapardım.
kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
çok az şeyi
ciddiyetle yapardım.
temizlik sorun bile olmazdı asla. daha çok riske girerdim.
seyahat ederdim, daha fazla.
daha çok güneş doğuşu izler,
daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
görmediğim birçok yere giderdim.
dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
elbette mutlu anlarım oldu ama,
yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
farkında mısınız bilmem. yaşam budur zaten:
anlar, sadece anlar. siz de anı yaşayın.
hiç bir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan
gitmeyen insanlardandım ben.
yeniden başlayabilseydim eğer, hiç bir şey taşımazdım.
eğer yeniden başlayabilseydim, ilkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
çocuklarla oynardım, bir şansım daha olsaydı, eğer.
ama işte 85’indeyim ve biliyorum...
ölüyorum...
hayat dediğimiz şey, anlar bütünü. anlar bütünü dediğimiz şey ise kendi içinde milyonlarca kola ayrılıyor. mutlu anlar, mutsuz anlar, az mutlu anlar, zevkli anlar, sıkıcı anlar. ben bu anlar bütünün kollarından en dikkat çekici olanlarını inceleyip tanımlayabilmek adına bir seriye başladım. anlardan bahsedeceğim.
Kurbanlık koyun gibi hissedilen anlar
dün akşam saat 11 cıvarı uyandım ve sabaha kadar pes oynayıp küfür ettim. hala nasıl becerdiğimi anlayamadığım bir biçimde sabah 9'daki derse geç kaldım. halbuki ilk benim girmem lazımdı, istesem 7'de bile gidebilirdim. ama gidemedim. hoca kendinden sonra girenlere gider yapıp baş ağrıttığı için ilk derse girmeyi hiç denemedim. kapının önünde oturdum ve mola verilmesini bekledim. beklediğim mola geciktikçe göz kapaklarım ağırlaştı. sağdan soldan geçen kızlarla kesişerek uyanık kalmayı denedim ama işler pek istediğim gibi gitmedi. onlar bana bakmıyordu çünkü. haliyle bu iş sıkıcı olmaya başladı, tam her şeyi ardımda bırakıp mekanı terketmeye yeltenmişken kapı açıldı, hoca çıktı. önümden geçerken bana ters ters baktı, tepkisiz kaldım. gün aşırı hocalarla tartışmak pek tarzım değil. arada iyi niyetimi suistimal eden oluyor, 'ağır başlıysak uysal koyun diiliz, sana ümüğümü sıktırtmam ben' diyorum, tartışma büyüyor, silahlar çekiliyor, sonra aniden uyanıyorum. rüyaymış meğer. kısa vadeli kariyer planlarımın arasında mezun olunca hocaların arabalarını çizmek var.
sınıfa, sınıftakilerin alışkın olduğu bir biçimde geç girdim. artık yadırgamıyorlar geç gelmemi. fakat hala ceketimi çıkarırken bana dönen kafalar oluyor, o anlarda çok çaresiz hissediyorum kendimi. striptizciymişim gibi izliyorlar ceketimi çıkarmamı. cebimdeki tonlarca bozuk paranın ağırlıyla aşağıya doğru kayan aşortmanımın başladığı yerle kazağımın bittiği yer arasından ön yıldız boxerım selam ediyor arada. utanıyorum çok.
yüzümde hafif bir kızarıklıkla sona erdiriyorum şovumu, izleyiciler kafalarını tekrar önlerine çeviriyorlar.
sınıfta ismail yk'nın son single'ını dinliyorlardı. çoğu erkeğin hayallerini süsleyen bir sınıfım var ama ben mutlu değilim. ve eminim o çoğu erkek de hayallerinin gerçekleşmesini istemez.
bir sürü kız var sınıfta, biz üç kişiydik; ali, hamdi ve ben. üç yağız, üç yürek, üç yeminli fişek. adımız bela diye yazılmıştı dağlara taşlara. bir de caner var ama o top gibi biraz. kız tarafından sayıyoruz onu.
bir sürü kızın olduğu sınıf buram buram default kız kokusu kokuyor. default kız kokusunun kaynağını asla öğrenemedim. yeşil elma gibi kokuyorlar, makyaj malzemeleri midir, ne sikimdir, ağır parfüm sıkmış olanlar haricinde hepsi aynı şekilde kokuyor. onun bi sebebini diyin bana. ismail yk'nın son single'ını dinlemek de bu kızların ortak eğlencesiydi işte. hamdi, ali ve ben ölesiye tiksiniyorduk molalardan, kaçıyorduk sınıftan. ayrıca hangi zamanla yazıyorum ben bunu anasını satayım. bi geçmiş oluyo, bi şimdi oluyordu, bi geniş oldu.noldu? neyse, gidip sandalyeme oturdum ve dersin tekrar başlamasını beklemeye koyuldum. yapacak bir şey yoktu, ali yoktu, hamdi kapı önünde kızlara sarmıştı.
hoca geldi, devam edin dedi, önlerden bir kız bir şey okumaya başladı. 'noluyor' dedim hamdiye, 'neler karıştırıyorsunuz siz?'. haha, aslında 'ne okuyo lan bu dombay, neye devam ediyonuz i?' dedim ama öyle yazınca etkili olmuyo. geçen haftadan ödev verilmiş, herkes bir şeyler yazmış, şimdi de yazdıklarını sınıfla paylaşıyorlarmış. ben ödevi o saniye öğrendiğim için yoktu okuyacak bir şeyim.
işte kurbanlık koyun gibi hissedilen an, o zaman başladı. sırayla okuyordu sınıftakiler, onlar 30 kişi falandı. funda, merve, deniz, ayşe, fatma, bahar, gülsüm, hatice, esma, hayriye.. çok kalabalıklarmış. sıra yavaş yavaş bana geliyordu, gergindim. 'evet adem' diyecekti hoca, ama yoktu okuyacak bir şeyim. azar yiyecektim, canım sıkılacaktı, maskara olacaktım.. sıra hızla ilerledi, 'hamdi' dedi hoca, okudu hamdi. aksanı oldukça olmadığından (aksanı yok) okuduğundan pek bir şey anlayamadım ama hoca anlamış. thank you dedi ve bana döndü. kesim sıram gelmişti. avuçlarım terliydi, terli perçemimin ucunda bir damla parlıyordu, ha düştü ha düşecekti. ayaklarımla kafamda çaldığım müziğe ritm tutuyordum, 'ulan' diyordum, 'marduk falan gelse bari'. gelmedi marduk, sıram geldi.
sıra bana gelene kadar şekilden şekile girmiştim, ödevi yapmadığımı ima etmek için sürekli of pof çekmiştim, sınavda çekiştirmelik sakalımı yolmuştum. insafa gelir de beni pas geçer dedim, gelmedi insafa falan. okuyacak bir şeyimin olmadığını en az benim kadar biliyordu, o patlak gözlerinin içi gülüyordu, az sonra fırça çekecekti. 'hocam' dedim, 'yok bende'. 'iyi' dedi, bahar'a geçti sıra. sanırım fazla büyütmüşüm, korkulacak bir şey yokmuş.
2. (bkz: anket lan bu)
3. burda da mı sen it?
16 Kasım 2009 Pazartesi
divided we fall
kilo alıyorum. bundan 2 sene önce 'hızla kilo alacaksın' deselerdi öküz gibi yemek yemeye başlardım. şimdi öküz gibi yemek yemediğim halde kilo alıyorum.
football manager'da gender'i female seçtim, ronaldo(şişman) bana hallendi. bu davşanın dünyanın en iyi futbolcusu olarak tarihe geçmesinin önündeki en büyük engellerden biriydi karı kıza düşkünlüğü. fm scoutlarının da gözünden kaçmamış.
football manager'da gender'i female seçtim, ronaldo(şişman) bana hallendi. bu davşanın dünyanın en iyi futbolcusu olarak tarihe geçmesinin önündeki en büyük engellerden biriydi karı kıza düşkünlüğü. fm scoutlarının da gözünden kaçmamış.
15 Kasım 2009 Pazar
Hani bunun ilk sahibi?
''Senin ben dayını sikeyim dayını.'' Arthur Schopenhauer.
şu fotoşap işini abartmışlar artık. eskiden karıların suratlarındaki kırışığı, sivilceyi falan gizlemek için kullanırlardı, şimdi karı suratı yapıyorlar. bu tip konularda inanılmaz hassas bi insanım. helin avşar hanfendi kendini 'inanılmaz laik bir insan olarak' tanımladığı günden bu yana sıfatlarımın başına inanılmaz ön eki getirmek benim için bir hava gibi, su gibi bir ihtiyaç oldu. inanılmaz bir ihtiyaç oldu.
bugün yaratmış olabileceğim yanlış intibayı düzeltmek için birkaç kelam edeceğim. öncelikle, gün aşırı blog güncellemem beni inanılmaz işsiz güçsüz, inanılmaz boşbeleş bir insan gibi gösterebilir ama değil. benim de bir çevrem var. inanılmaz bir çevrem. 1 hafta öncesine kadar son güncellemeyi ağustos ayında yapmışım zaten. ama ne olduysa havaların bozmasıyla oldu. inanılmaz hassas tenim soğuk havayla temas edince tahriş oluyor. ellerim morarıyor, burnum kızarıyor, bir de işte küçülme, içe doğru çekilme falan var ama o konuya girmeyelim. soğuk hava yapıyor öyle arada. damarlarım çatlıyöööoo. bu nedenle mecbur kalmadıkça dışarıya çıkmıyorum. e içerdeyken de yapacak fazla bir şey olmuyor, ver ediyorum postu, yeni kayıtı. yanlış anlaşılmaların önüne geçebildiysem ne mutlu bana.
soğuklardan mıdır nedir, son günlerde özgüvenimde de gözle görülür bir düşüş var. örneğin bizim bir tane dersimiz var. ne kadar gerekli olduğu tartışılır ama kolay geçer diye aldık. türkçe: yazılı anlatım. bu isimde bi dersi alternatifler arasında gördüğünüz zaman refleksif olarak atlıyorsunuz. çok kolay görünüyor çünkü. ama kazın ayağı öyle değilmiş. dersin hocası bizden çeşitli konularda yazılar yazmamızı istiyor, sonra onları koca sınıfın ortasında okutturuyor. özgüvenimin aşağı doğru ivmelenmesi burada başlıyor işte. ulan ben yıllardır yazarım ama topluluğa karşı en son 5. sınıfta andımızı okudum. o gün de yakışıklı görünmek için saç falan jölelediydim. hahaha. ulan arkadaş 'iyi dersler arkadaşlar' diye bitecek bir metni yakışıklı olarak okusan nolur okumasan nolur. ülküm yükselmek ananızı sikmektir diyen bi kız vardı bi zamanlar, o aklıma geldi. naptılar acaba ona.. neyse, dönem başından beri her ders üçer beşer kişi çıkıp efendi efendi okuyor yazdıklarını. ve mutlaka ölesiye eleştiriliyorlar. yok virgülü fazla uzunmuş, yok kemer tokası çok kalınmış, kılmış, yünmüş. adamın teki aşk hikayesi yazıp esas oğlana 'ibiş' adını verdi diye adamı dersi ciddiye almamakla, dalga geçmekle suçladı kadın. şimdi abi benim özgüven düşmesin de kimin özgüveni düşsün? yukarıdaki resme bakan adam inanılmaz geri zekalı biri değilse benim zevzeklik konusunda inanılmaz eaah, sikeyim inanılmaz inanılmaz. zevzeklik işte. yarın çıkıp bir şey okuyacağım, kadın diyecek 'bu ne lan ne bu?' ne diyecem? 'hocam benim tarzım bu, ben inanılmaz bir eşşoğlueşşeğim o yüzden böyle şeyler yapıyorum.' yer mi karı? yöo.
bu haftanın konusu şu; kümeleme tekniği ile kompozisyon yazma. kümeleme tekniği şu oluyormuş; bir tane ana konumuz var, ana konudan yola çıkarak ana konunun bize çağrıştırdığı kelimeleri buluyoruz, sonra bunları bir araya getirip kompoze ediyoruz. ulan bak aha benden çıkan şu;
özcan deniz (ana konu)
çağrışım kümesi:
mahsun
ibo
izzet
alişan
asmalı konak
haziran gecesi
naz elmas
nurgül yeşilçay
bornoz
ipek tuzcuoğlu
nihat doğan
''metin:
özcan iyi adamdır özcan. bunun fierce rivalsi var mahsun, ibo, izzet, alişan falan. bunlar paso kavga ederler. özcan geçen benim eve geldi. dedi 'abi böyle böyle' görseniz nasıl bıkmış, nasıl yıldırmış yıllar onu. ak düşmüş saçlarına da tek damla boya vurmamış.
asmalı konak yayınlanırken bilirdim ben özcan'ı. seymen ağaydı bu. amarika'dan karı aldı kendine, at üstünde geldi düğüne, karıya elini falan öptürdü. güneşin batışını izlerlerdi beraber. müthiş apaçi bi adamdı bu o zamanlar. sonra nurgül yenge bunu amarika'ya götürdü, orda tam bir new york beyefendisi oldu. özcandenish man in new york oldu. sonra asmalı yavaş yavaş reyting kaybetmeye başlayınca bu biraz elini ayağını çekti bu işlerden. bi süre sonra haziran gecesi'ne başladı. naz elmas vardı bunun rol arkadaşı, nası güzel bi kadındı o bir bütün olarak yahu. yeme de yanında yattı.
naz elmas ile aşk dedikodularına falan karıştı sonra bunun adı. tabi nurgül evlenmiş, çoluğa çocuğa karışmıştı o ara. youtube'da 'nurgül yeşilçayın süper memeleri' başlığıyla yayınlanan bir video var, eğreti gelin filminden bir sahne sanırım, milyonlarca kişi izlemiş. nası abazan toplum olduk yav. eğitimsizlik meğitimsizlik bunlar hep. irecep ivedik falan izleyip güler oldu insanlar. başımızda bu yönetim oldukça ohoo.. asmalı konak'ta giydiği bir bornoz vardı bu özcan deniz'in. nurgül geldi bi kere bunun evine, yandan yandan sokuluyo bizim özcan'a. bizim özcan da çok sinirli o sahnede, fantezi olacak after fight sex olacak. ulan bornoz'a öyle bir düğüm atmış ki özcan, çözülmüyor. annemle birlikle izliyoduk o bölümü, annem kanal değiştirdi. son gördüğüm şey özcan'ın buruşmuş yüzüydü. başarısız bir oyuncu olduğu için sinirden buruşmuş bir yüz gibi olmamıştı. daha çok lahana gibiydi. ipek tuzcuoğlu'nun memeleri de güzel bu arada. nihat doğan ise kusura bakmasın ama o niye çağrıştı anlamadım. her halta giriyor. onunla bir alakası yok bu metnin, çıksın aradan derhal.''
şimdi ben bunu yazdım, gidecem yarın okuyacam sınıfta, milletin kulağına kaliteli metin girecek de sonra ders hocası bana çıkışacak. 'napmaya çalışıyon sen' diyecek, benim moralim bozulacak. yazamıyorum amına koyim ya. ben köhne bir evin içindeki duygu dolu yaşanmışlıkların ve tarihin tanıklık ettiği en büyük aşkların özne olduğu ağlak şeyler yazamıyorum. allah belasını versin romantizm sikini çıkaran adamın. it herif bakmış karılar gelmiyor, bi de böyle deneyeyim demiş, dağlardan ot falan yolmuş, yokmuş tabi o zamanlar çiçek, dinozor yağından kandiller yapıp daşın üstünde mum niyetine yakmış. gel zaman git zaman romantizm olmuş.
şu an o kadar spontan yazıyorum ki iki cümle önce ne yazdığımı hatırlamıyorum. doğaçlama yapıyorum. hiç backscpace klulanmyıourm. hehahah. ve yazılı anlatım dersinde ilk öğretilen şey şuydu; 'yazar önce oturur, konuyu düşünür, kafasında kurar falan, ondan sonra yazmaya koyulur.' yazmaya koyuldum ama hala ne yazdığıma dair fikrim yok, bırak önceden kurgulamayı. yaradana sığınıp yazıyorum. çok uzun oldu zaten gidiyorum ben.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)