Yayınlanan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yayınlanan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2009 Salı

karlı kayın ormanında yürüyorum livaneli

İnsanları güldürmenin sanıldığı kadar zor bir şey olmadığını farkettim geçen hafta içinde. Benim bilmediğim yazım kurallarını elin Microsoft Word’ü düzeltiyor ya, bu da bana çok acı veriyor. Farkettim ayrı yazılırmış mesela. Neyse konumuz o değil. İnsanların artık gülmeyi unuttuğunu, hayatın zaman içinde aldığı şekil nedeniyle sürekli yoğun bir stres altında yaşadıklarını sanardım.. Doğruymuş. Ağır bir kar yağışının akabinde sokaklarda oluşan buz tabakalarının üzerinde kayıp düşen insana gülmelerini başka nasıl açıklayabiliriz? Hepimiz insanız ve hepimiz herhangi bir an bir sakarlığın kurbanı olarak yüzüstü yere düşebiliriz, kafamızı otobüs kapısına çarparız ve buna benzer şeyler.. Buz üzerinde kayıp düşen insan da bundan fazlasını yapmıyor. O adam sadece dengesini kaybetti ve kaygan yüzeyin azizliğine uğrayıp düştü yere. Bu adama niye kahkahalarla gülünsün ki? Nedir gülmeye duyulan bu özlem? Neydi insanları bu kadar insani bir duruma dahi kahkahalarla gülebilir hale getiren sebep? Bu konu üzerinde çok düşündüm fakat henüz bir sonuca ulaşamadım. Aslına bakarsanız evet, ben de dün buz üzerinde paytak bir şekilde yürürken kaydım ve düştüm. Bu konu üzerinde de 1 gündür düşünüyorum zaten.. Ben düştüğümde çevredeki tüm gözler bana çevrildi, tüm kulaklar bana dikkat kesildi. İnanır mısınız, bu duyu organı baskısının altından tek bir kol dahi uzanmadı beni kaldırmak için. Hızlıca ayağa kalktım, üzerime yapışmış karla karışık çamuru temizledim. Suratlarına haykırabilirdim yaptıkları denyoluğu, çarpabilirdim o gülümseyen suratlarına neden güldükleri gerçeğini, evet yapabilirdim bunları. Ya benim kırılan kalbim ne olacaktı? Onlar gülsün diye kaymadığımı anlatabilirdim onlara, hiç kimsenin onlar eğlensin diye yaşamadığını.. Ya benim kırılan kalbim ne olacaktı? Dün orada düşene kadar kalbim etten bir organdı, orada düştükten sonra yürek oldu, sızladı..

***

Bir toplu taşıma aracında bıraktım ben özgüvenimi..
Gelen bir kargoyu almak üzere PTT şubesine gitmem gerekiyordu. Bir tramvaya bindim ve şubeye doğru yol almaya başladım. Şubeye yaklaştığım her an içimdeki ateş harlanıyordu. Heyecandan içim içime sığmıyordu. Yaşlı bir teyzeye yer verdim, yaşlı teyze oturamadan arkada pusuya yattığını sandığım bir kız çöktü benim yerime. Bu bile bozamamıştı benim moralimi. Şimdi düşünüyorum da, bozmuş aslında. Çok sinirlenmişim o kıza o an ama beni bekleyen kargonun heyecanıyla unutmuşum ne kadar sinirlendiğimi. Yeni aklıma geldi. İnsan bu kadar yüzsüz, arsız, hayasız olmasın.. Kadın ayakta zor duruyor, sen onun için boşalttığım yere çöküyorsun sorgusuz sualsiz. Eşek kadar insansın, yaptığın şeye bak. Ya da vazgeçtim, eşek kadar bile insan olamamışsın. Lavuk. Tramvay bir durakta yolcu indirme-bindirme yapmak üzere durakladı. O sırada yan raydan aksi istikamete doğru giden bir tramvay yanaştı yolcu almak için. İki tramvay yan yana durur iken, o ikisini gördüm. İlkokul çocuğu oldukları her hallerinden (önlük giymişlerdi) belli olan iki velet, yan tramvayın camına yaslanmış bana bakarak gülüyorlardı. Diğerine nazaran daha şişman olanı diğerini dürtüyor, dudaklarını okuyabildiğim kadarıyla ‘bak, bak’ diyordu.. Neye baktıklarını düşündüm bir süre. Ne vardı bende bu kadar gülünecek? Üstümü başımı kontrol ettim, pantolonumu giymiştim, ağzımın kenarında bir ketçap birikintisi de yoktu.. Peki niye gülüyordu lan bunlar? Tramvayları hareket etti, bakışlarımın kilitlenmiş olduğu bedenleri yavaşça uzaklaştı, özgüvenimle birlikte.. Giderken dil çıkardılar, ben de çıkardım..

***

‘Bulmak, kaybetmektir.’ Bugüne kadar ne bulduysam hepsini kaybettim.. Artık bulduklarıma eskisi kadar sevinmiyorum. Geçen gün kendimde bir kıza ‘salak’ demek hakkını buldum, hemen kaybettim. Çenesi öyle bir açıldı ki, dün yuttuğu inek göründü midesinin içinde. Siz siz olun, bir kıza salak demeyin.. Diyecekseniz de demeden önce kulağınızın söylenenleri duymayacağından emin olun. Tıkaç tıkayın, pamuk iteleyin veya gidin Mike Tyson koparsın. Ama duymasın o kulaklar.. Hala yankılanıyor beynimin içinde, ‘sensin oooo’. İkna oldum, vallaha. O kadar içten söylüyordu ki, eridi bugüne kadar etrafıma çektiğim tüm buzdan kaleler.

***

Haklardan bahsetmişken, kendinde hayvan öldürme hakkını bulan insanlar var. O adamları sevmiyorum. Sinek mesela, sivri veya değil hep bu tür adamların hedefi olur. Okunmak için basılan bir gazeteyle vurursunuz suratının ortasına, duvara yapışıp kalır. Zaten bir damla olan kanı saçılır duvara. Neden öldürdüğünü sorsan, ‘midemi bulandırıyor’ diye cevap verir. Ulan benim midemi de ‘kızlı ortamda salak espriler yapıp sadece kendisi gülen adamlar’ bulandırıyor. Ben şimdi gidip bu adamın sıfatına gazeteyınan vursam, dağıtsam beynini odamın saten duvarına, suç değil mi bu? Can alıyorsun lan, sırf miden bulanıyor diye..

8 Aralık 2008 Pazartesi

Yaşamak tadında bir ölüm

Her sabah gün ağarmadan sokağın ortasına gelip öten çilli horozun sesi kısıktı o gün. Zavallı hayvan ötmeye çalışıyor, ama iğrenç bir detonaj yaşıyordu. O bet ses ile açtım gözlerimi, pencereye gittim ve pervazda bulduğum ufak bir kiremit parçasını çilli horozun suratına attım. ‘s.ktir git lan burdan’ diye bağırmıştım istemsizce. İstemsizce diyorum, zira benim yapmak isteyeceğim son şey çilli bir horozu rencide etmek idi. Ağzımdan dökülen bu sözlerin pişmanlığı ile pencereyi kapattım, gerindim. Odamdan çıktım ve yüzüme bir su çarparak kendime geldim. Annem, babam ve kardeşim uyanmışlar, kahvaltı yapıyorlardı. Hep erken kalkarlardı zaten. Bazı günler çilli horozu kardeşim uyandırırdı. Yanlarına gittim, ‘günaydın’ dedim. Aldığım tepki, tepkisizlik oldu. Varlığımdan habersizmişçesine zeytin çekirdeği tükürüyorlardı tabaklarına. Kardeşime ‘günaydın dedik lan lâle’ dedim, yine tepki yoktu. Kafasına hafif bir tokat vurdum, hissetmedi.. Mutfaktaki varlığımı kabul ettirmek niyetiyle sırasıyla annemi, babamı ve buzdolabını sarstım. Annem, babam ve buzdolabından da tepki gelmemişti. Annemi ve babamı anlarım da, buzdolabına çok moralim bozuldu. Şerefsiz beyaz eşya boyuna posuna bakmadan bana artistlik yapıyor, yokmuşum gibi davranıyordu. Bir hışımla mutfağı terk ettim, odama çıkıp giyindim. Okula geç kalıyordum. Aceleyle evden çıkarken evdekilere hiç pas vermemiş, adeta onlara nispet yapmıştım. Onlar beni takmıyorsa, ben onları iki kez takmayacaktım. Sokağa çıktım, aceleci bir kalabalığın göbeğine, koşuşturan insanların arasına karıştım. İnsanlar etraflarına bakmadan yürüyor, birbirlerini hiç görmüyorlardı. Yaşamın zorlukları arasında yaşayabilmek için verilen amansız bir mücadelenin eseri olan bu telaşlı kalabalığa baktım bir süre. Dayanamadım, tıknaz bir kızın yanına yaklaşıp saati sordum. Umursamadı, sık adımlarının ritmini bozmadan devam etti yoluna. Sinirlenmiştim, küçük düşürülmüş, incitilmiştim. Yoluma devam ettim ve diğerlerinin yaptığını yapmaya, dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi meşgul görünmeye ve bu meşgul görüntüyü davranışlarıma yansıtmaya karar verdim. Oyunu kuralına göre oynayacaktım. Kimseyi takmadan bir süre yürüdüm, okula yaklaşırken sigaram olmadığı aklıma geldi, sigara almak için bir dükkana girdim. ‘Abi bi Winston box’ dedim, ‘evet çikolata da yazın’ dedi, ‘ne diyosun abi?’ dedim, ‘peynirim var, yazmayın’ dedi, ‘lan abi acelem var versene sigaramı’ dedim, ‘hayırlı işler’ dedi, ‘abi’ dedim, ‘dalga mı geçiyosun allasen?’. ‘Puşt’ dedi. Dayanamadım, ‘niye sövüyosun ulan durduk yere, terbiyesiz denyo’ dedim, ‘aklı sıra 1 ytl lik çikolatayı bana 1.1 ytl ye kaktıracak’ dedi. Ulan bu herif beni takmıyordu. Az önce telefonda konuştuğu bir toptancının arkasında küfrediyordu. Peki ben ne olacaktım? Sigaram ne olacaktı? İsteğimi yineledim, yine tepkisizdi bakkal. Sinirlenerek terk ettim o izbe dükkanı, akşam arkadaşım Hasan’a söyleyip camını kırdırmayı planladım. Sigara da alamamıştım.. Kampüse vardığımda dersin başlamasına 15 dakika vardı, aceleyle sınıfıma girdim, ‘günaydın’ dedim uykulu gözlerle birbirine bakan sınıf arkadaşlarıma. Tepki, yine tepkisizlikti. ‘Eah yeter lan!’ dedim, arka taraflardan gözüme kestirdiğim bir sandalyeye oturmak için arkaya doğru ilerlemeye başladım. O sırada gördüm onu. Ortasında benim resmim olan çiçeklerle bezeli ufak bir çelenk sınıfın bir köşesinde duruyordu, önüne ‘seni unutmayacağız’ yazılmıştı. ‘Neler oluyor’ diye sordum sınıfa, cevap gelmedi, sorumu yineledim, cevap, gelmemekte direndi. Gözüme kestirdiğim sıraya çöktüm ve neler olduğunu anlamaya çalıştım. O esnada ensemde sıcak bir dokunuş hissettim, hızla arkamı döndüm. Beyaz entarili, beyaz saçlı, beyaz sakallı bir adam bana bakıyordu. ‘Kimsin lan sen, niye yalıyosun ensemi, ibne misin sen?’ diye sordum. ‘Pardon, dayanamadım.’ dedi. ‘Kimsin birader sen?’ diye yineledim sorumu. Bugün çok fazla soru sormuştum ve bu cevaplanmayan sorular artık canımı sıkmaya başlamıştı. ‘Neden kimsenin seni işitmediğini, dokunuşlarına tepki vermediğini merak ediyorsun, öyle değil mi?’ dedi. ‘Evet’ dedim. ‘Sen iki hafta önce vefat ettin Tarık’ dedi ve devam etti ‘ölümün kayıtlara geç geldi, bu yüzden bedeninden ayrılan ruhun 2 haftadır kendini bilmez bir şekilde uyuyor.’ ‘Bugün hesap günüdür, gidiyoruz.’ Ayağa kalktım ve anlamsız gözlerle süzdüm etrafı. Sabahtan beri yaşadığım anlamsızlıklar yavaş yavaş anlam kazanıyordu. Ölmüştüm ve bunu ölümümden 2 hafta sonra öğreniyordum. İnsanlar beni göremiyor, duyamıyor, hissedemiyordu. Ak sakallı’nın yanına gittim. Her şey bir anda flulaştı, başım dönmeye başladı. Gözlerim yavaşça karardı.. Uyandığımda duman kaplı, geniş bir arazideydim. Havada loş bir aydınlık ve serin bir esinti vardı. Etraf çürümüş et kokuyordu. ‘Bu koku ne?’ dedim, ‘sana gelmeden önce ocağa kavurmalık et koyduydum, yanmış’ dedi. Ne biçim ak sakallı dedeydi bu arkadaş? Gidip kafa atasım geldi adama. İki defter çıkardı, aslında defter denemezdi. Birisi ucuz bir restoranın menüsünü andıran bir incelikteydi, diğeri ise Sefiller’in tüm ciltlerinin özetsiz hallerinin tek ciltte toplanmış hali gibiydi. Kalındı. Kalın olanı sol elinde, ince olanı sağ elinde tutuyordu. O an bir şey fark ettim, ak sakallı’nın sol kolu müthiş kaslıydı. ‘Dayı’ dedim, ‘senin bu sol kolun maşallahı var da, sağ kol pipet gibi. Ne iş?’ ‘Sol kolumla günah defterlerini kaldırırım, sağ kolumla ise sevapları’ dedi. ‘Senden önce milyonlarca insanın amellerini kontrol ettim, sen ilk değilsin’ ‘Vay .mına koyum’ dedim, ‘bu insan ne pis türmüş arkadaş.’. ‘Önce hangisinden başlayalım?’ diye sordu, ‘sağdakinden başla’ dedim. Arasında bir saklambaç oyununda ebeye saklananların yerini söylemem, yaşlı bir kadını karşıdan karşıya geçirmem, George W. Bush’a ağza alınmayacak küfürler etmem, sabah programlarını hiç izlememiş olmam gibi sevaplar bulunan sevap defterimin okunma işlemi çabuk bitti. Sıra günah defterine geldiğinde beni bir ateş basmıştı. ‘Dayı’ dedim, ‘hava baya ısındı’. ‘Isınır’ dedi, ‘daha çok ısınacak’. Günahlarımın okunması tahminimden uzun sürdü. (3 hafta) Günahlarım bittikten sonra alay edercesine ‘sence ne olacak şimdi?’ dedi, ‘ne bileyim ben’ dedim. ‘Cehennemin ateşi seni çağırıyor’ dedi, boynum bükük kabul ettim. Kapısında ‘Welcome to Hell’ yazan bir yere girdim. Terden sırılsıklam olmuştum, yanıyordum. Etlerim kabardı önce, sonra sarı sıvılar aktı, yanmış derim dökülmeye başladı, iğrenç bir koku geldi burnuma, burnum da yandı daha sonra.. En sevdiğim sağ ayağım yanarken acıyla haykırmaya başladım. Çok geçti artık, bitmişti her şey. Sonra birden bir serinlik kapladı vücudumu, derin bir ‘oh’ çektim. ‘Ne o, bitti mi sandın?’ diye bir ses geldi arkamdan. Sesin geldiği yöne döndüm ve onu gördüm. Kırmızı bir koç suratı, ince, uzun toynakları, keçi sakalı ve uzun kuyruğu ile bir zebani duruyordu önümde. ‘Bitmedi mi?’ dedim, ‘hahahaha’ diye bir kahkaya koyverdi. ‘Sen de çok salakmışsın, ne sandın burayı ha, sirk mi? Ebediyen yanacaksın.’ dedi. ‘Lan’ dedim, ‘akıllı konuş pezevenk. Yeni geldim ben buraya, yol bilmem, yordam bilmem. Ne bileyim işleyişi. Ne hakaret ediyosun hemen? Git şu sakalı da kes yağ içinde kalmışsın.’. ‘Sus lan’ dedi ve gitti. Tekrar yanmaya başladım, tekrar haykırdım ve tekrar soğudum. Gözlerim karardı, görme yetimi tekrar kazandığımda evimin balkonundaydım. Türkiye milli futbol takımı Çek Cumhuriyeti ile oynadığı maçı akıllardan çıkmayacak bir futbol enstantanesi ile kazanmıştı ve insanlar sokaklara dökülmüş bu galibiyeti kutluyordu. Ben’i gördüm sonra.. Balkondan aşağıya sarkmış, ‘haaa Türkiyeee’ diyordum. Sevincin nasıl yaşanacağını henüz öğrenememiş bir insan artığının muhtemelen ruhsatsız tabancasından çıkan serseri bir kurşunun ilerleyişini gördüm, yaklaştı, yaklaştı ve balkondan aşağı doğru sevinç çığlıkları atan ben’i alnımdan vurdu. Yere yavaşça düşüşümü gördüm, annemin haykırarak üzerime koşuşunu.. Aşağıdaki kalabalıktan bizim balkona çevrilmiş gözleri gördüm, kardeşimin gözünde parlayan bir çift gözyaşını.. Gözlerim tekrar karardı, mezarlıktaydım. Kefene sarılmış vücudumu nazikçe toprağa bıraktı birkaç adam. İnsanlar ağlıyorlardı, erkeklerin hayran olduğu lepiska gibi saçlarına sakız tükürdüğüm ve saçlarını kazıtmak zorunda kalmasına neden olduğum Hande bile ağlıyordu. O olaydan sonra beni hiç affetmemişti.. Üzerime atılan toprak kabardı, dualar okundu ve insanlar evlerine dağıldılar. Hayatlarına kaldıkları yerden devam etmek üzere arabalarına bindiler ve mezarlığı terk ettiler. Sadece ben kalmıştım mezarlıkta, bir de taze etin kokusunu almış bir düzine sürüngen.. Cesedimle kendilerine ziyafet çekeceklerdi. Gözlerim tekrar karardı. Tekrar oradaydım. Tekrar yandım, tekrar soğudum.. O sırada yanıma esmer bir adam geldi. Adının Michael Jackson olduğunu söylüyordu. ‘Lan yürü’ dedim, ‘olm vallaha ben Michael, inanmıyosan aha bak’ dedi ve moonwalk yapmaya başladı. Deli becermiş gibi ordan oraya koşuyor, ‘eni vici vokke’ diyordu. Sonra bir zebani geldi, ‘rahat dur lan’ dedi ve Michael meczubuna bir kafa attı. Onun Michael olduğuna inanmıştım, yanına gittim, ağlamaya başladı. ‘Niye ağlıyosun olm?’ dedim, anlattı. Gerçekten çok dertliydi. ‘Dude’ dedi, ‘ömrüm boyunca beyazlamak için çalıştım, yüzlerce operasyon geçirdim, tersine evrildim, maymun oldum ama yılmadım. Tam beyazlamaya başlamıştım, Ayşe Teyze diye biri geldi, üzerime ACE diye bir şey döktü, ölüverdim.’. ‘Ve şimdi şu hale bak. Yanıyorum, yandıkça bronzlaşıyorum.’ Ayşe Teyze’nin iyi niyetli olduğuna inandırmaya çalıştım, beceremedim. Çok pis bilenmişti, ikna olacak gibi değildi. ‘Ya birader’ dedi, ‘hiç çocuk gelmez mi şu Cehennem’e?’ ‘Vay şerefsizin çocuğu, ağzına sçtımın sübyancısı’ dedim tekme tokat giriştim. Gerçekten çok sinirlenmiştim, bu kadar yüzsüzlük olmazdı. Gözlerim tekrar karardı, açtığımda az önce geldiğim yerdeydim. Çürümüş et kokusu biraz dağılmıştı, ak sakallı karşımdaydı. ‘Ne istiyosun lan?’ dedim, ‘git’ dedi. ‘Nereye?’ dedim, ‘okula geç kalacaksın, git’ dedi, ‘olm manyak mısın lan ne okulu?’ dedim, ‘gitsene .mına köyüm!’ dedi ve her yer karardı. Gözümü açtığımda odamdaydım, mahallenin çilli horozu kapının önüne dayanmış, bik bik ötüyordu. Heyecanla fırladım yatağımdan, mutfağa koştum ve buzdolabını tekmelemeye başladım. ‘Oğlum napıyorsun?’ dedi annem, ‘anne’ dedim, ‘büyük yamuk yaptı bu şerefsiz bana. Satın bunu!’ Babam sert bir bakışıyla masaya oturttu beni. Tanrım, ölmemiştim. Annem, babam, kardeşim, buzdolabı.. Hepsi varlığımı kabulleniyordu. Bu kötü bir rüya olmalıydı, evet bu kötü bir rüyaydı. ‘Avun ibne avun’ diye bir ses geldi derinden, ak sakallı’nın sesiydi bu.. Ve kesildi. Bir daha o sesi duymadım. Aceleyle giyindim, sokağa fırladım. Sokakta anlamsız bir telaş vardı, insanlar hızla bir yerlere koşturuyor, kimse birbirini görmüyordu. Bir süre yürüdüm, kimse varlığımdan haberdar değildi.. ‘Ulan’ dedim, ‘hayata bak’. Gülümsedim.

9 Kasım 2008 Pazar

İncegör Salsa

İncegör Salsa bunaltıcı düşlerden uyandığında, yatağında bir ortam oğlanına dönüşmüş olarak buldu kendini. Ayağa kalktı, aynaya doğru yürüdü.. Tanrım, aynada tanımadığı bir adam ona bakıyordu. Aynadaki adam ilk bakışmadan sonra geriye doğru yalpaladı ve yere düştü. Salsa, o zaman anladı ki, aynadaki adam kendisiydi. Bir süre korku içinde bakındı çevresine. Cesaretini topladığında tekrar aynaya yöneldi. Saçları ortada birleştirilmiş, Dubai’nin meşhur Burj-Al-Arab kulesine benzemişti. Burj-Al-Arab’dan tek farkı depreme daha dayanıklı olmasıydı. Çünkü saçını eski haline geri getirmek için uğraştığında elleri çizilmiş, yer yer kan sızmıştı. Adeta çimentoyla sertleştirilmişti o saçlar.. Göğüs kıllarını tüm iğrençliğiyle sergileyen pembe bir gömlek giymişti. Üstelik üstten üç düğmesi de açıktı. Dekoltesi Pınar Altuğ’un dekoltelerinden daha cesurdu.. Boynunda bir ipe dizilmiş golf topu büyüklüğünde siyah boncuklardan yapılma bir kolye vardı. Her ayrıntıda daha fazla iğreniyordu kendinden. Derin göğüs dekoltesinin başladığı yere takılmış bir gözlük çarptı gözüne. Kafasından daha büyük görünen gözlüğü aldı, yüzüne yerleştirdi. Gözlüğü taktığı an ruhu çekilmeye, gözleri kararmaya başladı. Duvarlar üzerine geliyor, ciğerleri oksijeni reddedip azot’a boğuluyordu. O an kaynağını kestiremediği bir ses duydu. Ses, ‘dışarı çık, kızları bul ve yok et’ diyordu. Nefsi, nefesi ile amansız bir kavgaya tutuşmuştu. Sese itaat etmeyi reddettikçe nefes alması güçleşiyordu. Bu savaşın galibi nefesi oldu, böyle başladı Salsa’nın macerası. Zerdüşt böyle buyurmuştu. (Zerdüşt’ü daha sonra jöle markası olarak hatırlayacaktı Salsa.)

Salsa, pısırık bir çocuk, utangaç bir ergen olarak geçirmişti dönüşümünden önceki hayatını. Sürekli kitap okur, bazen sinemaya gider, bazen de kendi kendine kısa öyküler yazardı. Ama artık sevgilisini koluna takıp Bebek’te üç beş tur atacak, olmadı bir de sinema yapacaktı. Çünkü zamansız gelen dönüşüm, ondan bunu istiyordu. Karıncayı incitmekte çekinirdi Salsa. Lise çağlarında yanlışlıkla üzerine tükürdüğü bir karıncanın çırpınışını fark edip onu boğulmaktan kurtarmasıyla övünürdü hep. Bunu övünerek anlatırdı, fakat onu takdirle dinleyen birisi olmamıştı hiç. Bir keresinde de kör bir otomobilin koluna girip karşıdan karşıya geçirmişti. En azından o öyle anlatıyordu. Biz inanmadık. Salsa, her zaman utangaç, naif, yer yer ağlak bir insan olmuştu. İçkinin herhangi bir türünün tadını bilmezdi. Şişenin kapağını açmadan, direkt şişesini yutardı çeşitli alkolü. Çünkü annesi ona içki içmemesini tembihlemişti. Salsa, annesinin kurallarına asla karşı gelmezdi. Lise hayatını sabah uyumaya başlayıp çıkış zilinde uyanan çocuk olarak geçirmişti. İkinci teneffüs kantine iner, bir poğaça yer, sonra tekrar sırasına oturup uyumaya başlardı. Okul onu cezbetmiyordu. Bambaşka hayalleri vardı Salsa’nın. Büyük bir yazar olacak, kitaplar yazacaktı. Bu hayalperestliği ve saflığı ona arkadaş kazandıramamıştı. Aksine onu toplumun dışına itmiş, bir manyak olarak addedilmesine neden olmuştu. Bu haliyle seviyordu hayatı. Yalnızlık onun için bulunmaz nimet, eşsiz bir dosttu. Tek dostu yalnızlığıydı belki, ama gerçek bir dosttu. Hiç kız arkadaşı olmamıştı. Kızlarla arası pek iyi değildi zaten. Tanıdığı tüm kızlar samimiyet denen kavramdan yoksun, makyaj yapmadıkları zamanlarda Salsa’dan daha çirkin olan (ki Salsa da dünya güzeli değildi) boş insanlardı. Hayatta kalmaları bir makyaj setine bağlı olan, iki kelimeyi bir araya getiremeyen, getirse bile bir araya getirdiği kelimeleri birbirinden ayıramayan kızlar.. Hep itici gelmişti Salsa’ya. Asla yakın olmamıştı herhangi birine.

Geçmişi ile ilgili düşüncelerden sıyrılan Salsa, aynaya tekrar baktı. Yüzünü tamamen kaplayan ray-ban gözlükler, sağı solu delinmiş, deliklerinden bacak kıllarının göründüğü açık renk bir jean (Amerikan şalvarı), annesinden aşırıp koluna spontane bağladığı çamaşır ipi (Amerikan rüyası), golf topu büyüklüğünde boncukları olan kolyesi, ortada birleştirilmiş depreme dayanıklı saçları, rasta atılmış göğüs kılları ve bağrı açık pembe gömleği ile tam bir ortam oğlanı olmuştu. Mıknatıslı bir küpe de almıştı, ama evden çıkınca takacaktı. Zira babası görse suratının ortasına tekme atar, hırsını alamaz kulağının arkasını yalardı. Egosunu şişirmesini, kendini nimetten saymasını emretmişti gizemli ses ona. O da bu emre itaat etmiş, aynadaki yansımasına bakarken ‘kendimi doğurasım var’ demişti. Ve kollarını iki yana açarak düzensiz adımlarla yürümeye başladı. Kapıdan çıktı, kalabalığa karıştı. Hemen bir sevgili bulmalıydı. Sevgili bulamazsa ölecek hastalığına tutulmuş gibiydi adeta. Önünden geçen her dişinin arkasından bakıyor, beğendiklerine laf atıyordu. ‘Hepsi senin mi yavrum?’ dedi birisine, ‘hav’ diye geldi cevap. Salsa işi abartmış, dişi bir köpeğe sarkmıştı. Köşeden köpeğin erkeği son sürat üzerine doğru koşarken ‘ananskii’ diyerek koşmaya başladı.

Salsa, yeni hayatına çabuk alışmıştı. Kendisi gibi giyinen, kendisi gibi gülen, kendisi gibi boş arkadaşlar edinmişti. Cebindeki üç kuruş paraya aldırmadan Starbucks senin, Gloria Jean’s benim dolaşıyordu. Gloria Jean’s e ilk gittiğinde garsona pantolon almak istediğini söylemiş, kafeye rezil etmişti kendini. Fakat o pişkindi. ‘Hehehe, espri yav’ diyerek anlatmıştı meramını kafedekilere. Salsa benliğinin kontrolünü tamamen gizemli sese bırakmıştı. Sabahtan akşama kadar sokaklarda geziyor, kızlara laf atıyor, sağa sola para saçıyor, alçaldıkça alçalıyordu. Daha önce hiç bu kadar arkadaşı bir arada görmemişti. Evet, bir sürü arkadaşı vardı, en az onun kadar alçalmış olan arkadaşları. Bomboş bir hayatı, boş bir deliğe girip en fazla 5 dakika içeride kalmak için yaşıyorlardı. Onlar kaybedenlerdi ve ne acıdır ki, onlar bunun farkına asla varamayacaklardı. Salsa’nın net 4, brüt 5,5 adet sevgilisi olmuştu. (Bir tanesi 120 kiloydu) Günler su gibi geçiyor, Nihat Doğan önlenemez çıkışına devam ediyordu. Salsa kendini iyice kaptırmıştı artık rolüne, tekrar ‘birey’ olabileceğine ihtimal vermiyordu. Abuk esprilere saatlerce gülüyor, abuk espri yapıp saatlerce güldürüyordu. Saatler geri alındığında esprilerine gülme süreleri azaldığı için üç arkadaşıyla kavga etti ve onlarla yollarını ayırdı. ‘Okul bahane kızlar şahane yeaa’ diye gezmeye başlamıştı kampüste. Güzel bulmadığı kızlara aptalca isimler takıyor, kızların ona duyduğu nefretle besleniyordu. Ezilen bir kız gören başka bir kız da otomatikman Salsa’nın tarafına geçiyor, o da gülmeye başlıyordu. Çünkü onun doğası buydu. En güzel hep kendisiydi. Salsa gibiler o tip kızların, o tip kızlar Salsa gibilerin hayatını mahvediyorlardı ve hiçbiri ne yaptıklarını bilmiyorlardı.

Salsa bir gün sevgili sayısını arttırmak amacıyla kız avına çıkmıştı. Yine çevrede gördüklerine sarkıyor, çoğu zaman sert tepki görüyordu. Yumuşak tepki gösterildiği zaman Salsa da yumuşuyor,‘nolmuş ayol’ moduna giriyordu. (Yalan söyledim, girmiyordu.) Çıktığı avın pek verimli geçmediğini gören Salsa şaşırmıştı. ‘Modan geçiyor’dedi gizemli ses. ‘Hani nerde’ diye etrafına bakındı Salsa. ‘Lan gerizekalı’ dedi gizemli ses, ‘modan insan değil. Moda, trend anlamında moda. –n de iyelik eki.’ ‘Akıllı konuş, alırım aklını’ dedi Salsa. Aralarında ufak çaplı bir tartışma yaşansa da, sorunu çabuk çözdüler. Modasının geçtiğine ikna olan Salsa, revizyona girmeye karar verdi. Asabiyet dozunu biraz daha yükseltecek, espri dozajını asgariye çekecek, kovalanmak için kaçacaktı. Git gide televizyona benziyordu Salsa. Renk ayarını yükseltip alçaltır gibi asabiyet azalt, espri çıkart.. Buna can mı dayanırdı? Ama o yine de denileni yaptı, yavşaklık dozunu biraz daha indirdi. Artık kızlara laf atmıyor, sadece bakıyordu. Bu bakışlardan etkilenen kişiliği tam oturmamış (ks: manyak) birkaç kız bir süre sonra ‘çuf çuf’ sesleri çıkarmaya başladı. Tren olduklarını sanıyorlardı. Bu durumda Salsa öküz oluyordu. Hatta öküzoğlu öküz oluyordu. Zira Salsa’nın babası da bunaltıcı düşlerinden uyandığında kendini bir öküze dönüşmüş olarak bulmuştu birkaç hafta önce. Yakınlarını bir bir kaybeden annesi de bunaltıcı düşlerinden hiç uyanamamıştı. Bir süre sonra şehir sakinleri uyumaya korkar oldu.

Çevresinde bunlar olurken Salsa kendini iyice kaybetmişti. Her akşam içki içiyor, sokaktan bulduğu bir kızla yatıyor, sonra tekrar içki içiyor, sonra tekrar yatıyordu.. Hayatını bu tempoyla ne kadar sürdürebileceğinden emin değildi. Zaten emin olmak gibi bir niyeti de yoktu.’Boşver kankaa, gel iki tek atalım, hayat fani, dünya boş, vur mala coş’ diye bir teklif sunmuştu bana geçen, oradan biliyorum. Reddettim tabii. Neyse, Salsa, bir sabah bunaltıcı düşlerinden uyandığında kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulan Gregor Samsa’yı yolda görmüş ‘mını mırzını sktiminin böceği’ diyerek ezmişti Samsa’yı. Karınca incitmeyen Salsa, Samsa ezer olmuştu.. Bir gece yüksek miktar alkol aldı, arkadaşlarının daveti üzerine arkadaşı Hamdi’nin babasından ödünÇaldığı arabaya binip şehir turu atmaya çıktı. Arabayı kullanan Hamdi de alkollüydü, bu onların son gecesiydi. Salsa, arkadaşı Tankut’la bir iddia’ya girdi. ‘Ön camı kafa atarak kırarım lan’ diye iddia ediyordu, Tankut ise aksini.. Salsa denedi, başaramadı.. Salsa’nın etrafa saçılan kanı Hamdi’nin görüşünü engelledi ve araba huzur içinde tren seyretmekte olan Salsa’nın babasına çarparak durabildi. Arabadan sağ kurtulan olmamıştı.. Ama trenden sağ kurtulan baya vardı. Takdir edersin ki, trendeki neden ölsün?

Salsa’nın acı sonu böyle geldi aziz dostlarım. Salsa neden böyle bir dönüşüm geçirmişti? Çevresindeki ortam oğlanlarına olan gizli özentisi miydi,yoksa takdir-i ilahi mi? Bunu asla bilemeyeceğiz.. Ama bildiğimiz bir şey var ki; Salsa ve Salsa gibiler, boş yaşar, boş ölürler. ‘Vaay hayatını yaşıyo lan, karı, kız..’ dediğimiz adamlar, bunların hangisi gerçekten ‘yaşıyor’? Bu memleketin Salsa’sı bitmez dostlarım. Arjantin’in biter, bu memleketin bitmez. Yeni Salsa’lar yetişmesin!

Ha bu arada, gizemli ses, Seda Sayan dahil olmak üzere neredeyse tüm televizyon dünyasına bir dönem dublaj yapmış olan (hala yapmakta olan) Umut Tabakmış. ‘Salsa’ya ne garezin vardı?’ diye sorduğumuzda Polat Alemdar sesi ile ‘hayaaat beni neden yoruyosuun’ dedi. Hipnotize olmuş..

Adem Celep

acelepsi@gmail.com