Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2008 Pazar

Pembe dizi tadında: Şans

Cenk, zengin bir babanın zengin karısından doğmuş bir çocuktu. Çok paraları vardı. O kadar çok paraları vardı ki, tüm paralarını uç uca ekleseler dünyanın çevresini 3 kere sarabilirdi.
Ekrem, fakir bir babanın emektar karısından doğmuş bir çocuktu. Hiç paraları yoktu. O kadar paraları yoktu ki, tüm paralarını üst üste koysalar evdeki farelere döşek bile yapamıyorlardı.
Cenk ve Ekrem ilkokula aynı yıl başladılar. Cenk babasının parasına güvenip ders çalışmıyor, Ekrem ise babasının olası bir kötü karneye göstereceği tepkinin korkusuyla it gibi çalışıyordu. Cenk’i okula babasının son model arabasıyla yine babasının son model şoförü bırakıyordu. Ekrem ise İETT’nin vicdanına terk edilmişti. Genelde Ekrem’in bindiği otobüsler o kadar dolu oluyordu ki, şoför bile ayakta gidiyordu.
Cenk görünüş itibariyle meymenetsiz bir çocuktu. Çok sigara içen bıyıklı adamların bıyığındaki nikotin sarısına benziyordu saçının rengi. Dişleri ise dişini fırçalamayan bir tavşanın dişlerini andırıyordu. Babasının parasını kullanarak aldığı çikolatalar nedeniyle bu şekli almışlardı. Ekrem ise eli yüzü düzgün, yakışıklı gibi bir çocuktu. İleride yakışıklı olacaktı. Takdir edersiniz ki, el kadar çocuk yakışıklı mı olur?
Cenk ve Ekrem büyüdüler, liseye başladılar. Yavaş yavaş geldiğini hissettiren ergenlik Cenk ve Ekrem’i etkisi altına almaya başladı. Cenk büyüdükçe daha da şekilsiz olmuştu. O kadar şekilsizdi ki, babasının dolarlarının üzerinde resmi bulunan Abraham Lincoln bile dünya yakışıklısı duruyordu Cenk ile kıyaslandığında. Ekrem ise serpilmiş, kas yapmış, yüzüne biçim kazandırmıştı. Ekrem çok yakışıklı olmuştu. Liseye geçmeleri nedeniyle kendilerini sevgili bulmak zorunda hissediyorlardı. Ama Ekrem’in kız bulmak konusunda hiç şansı yoktu. Cenk’in de yoktu. Cenk’in babasının cebindeki paralar Cenk’ten daha fazla kız ayarlamıştı. Cenk ergen kızları toplayıp toplayıp bir futbol sahası büyüklüğündeki evine getiriyor, yediriyor, içiriyordu. Ekrem ise yanaştığı hiçbir kızdan yüz bulamıyordu. Çünkü Ekrem fakirdi, çünkü Ekrem’in bir vizyonu yoktu. Ekrem ne kadar yakışıklı olursa olsun, kızlar hep Cenk’i tercih ediyordu. Çünkü Cenk zengindi, çünkü Cenk onlara para yedirecek kadar gerizekalıydı.
Cenk ve Ekrem biraz daha büyüdüler, üniversiteye başladılar. Ekrem başarı bursları ile okuyordu, Cenk ise tahmin edebileceğiniz üzre babasının parasıyla. İki gencin yolu üniversitede kesişti. Ekrem başarılı bir öğrenci olmasının ödülü olarak büyük adamlar tarafından özel bir üniversitede parasız okutuluyordu. Cenk ise babasının zengin olmasının diyeti olarak aynı üniversitede okuyordu. Diyeti dedik, çünkü Cenk okumak istemiyordu. Cenk terbiyesiz, Cenk kadir kıymet bilmezdi. Ölene kadar para yiyesi vardı.
Üniversitede de kızlar Cenk’in tarafında oldular. Ekrem ise bir başına kaldı. Tıpkı yaralı bir kuş gibi oturduğu yerden tek başına izliyordu uçabilen kuşların neşesini. Ekrem ne kadar başarılı, ne kadar yakışıklı, ne kadar zeki olursa olsun, parası olmadığı için herhangi bir artısı yansımıyordu çevresine.
Bir gün Cenk ve Ekrem kampüste karşılaştılar. Ekrem başı öne eğik yürüyordu, Cenk ise başı dik yürüyordu. Ama Cenk, gerizekalı olduğu için önüne baktığı halde Ekrem’e çarptı. Bir de utanmadan ‘önüne baksana öküz’ dedi Ekrem’e. Ekrem utanmış, Ekrem bunalmıştı. Sessizce özür diledi, ama Cenk gerçek bir gerizekalıydı. ‘Burslu fakirleri almayacan aslında kampüse, gitsin sanayide tornacı olsun’ diye çemkiriyordu sağa sola. Ekrem ise bunları duyuyor, ama sesini çıkaramıyordu. Ekrem istese Cenk’i dövebilirdi. Hem de çok dövebilirdi. Ama istemedi. Soğukkanlılığı elden bırakmadı Ekrem, iyi de etti.
Cenk ve Ekrem üniversiteyi bitirdiler. Yine tahmin edebileceğiniz üzre Cenk kendi çabasıyla bitiremedi. Babasının verdiği haraçlar ve üniversiteye yaptığı maddi yardımlar sayesinde alabildi diplomasını. Ekrem ise okulu dereceyle bitirmesine rağmen iş bulamıyordu. Çünkü babasının iş dünyasında bir çevresi yoktu. Cenk hemen babasının şirketinde işe başlamıştı..
Bir gün Cenk son model arabasını alkollü olarak kullanırken Ekrem bir iş başvurusundan başı önünde çıkmış, evine dönüyordu. Cenk alkolün etkisiyle önünü göremeyerek karşıdan karşıya geçmeye çalışan Ekrem’e çarptı. Hem de son model arabayla yaptı bunu.. Ekrem ağır yaralanmış, Cenk korkudan bayılmış, son model arabanın ise kaportası göçmüştü.
Bu olay üzerine Cenk’in babası Cenk’i evlatlıktan reddetmiş, şirketten kovmuştu. Birkaç hafta sonra komadan çıkan Ekrem’i ise özür mahiyetinde şirketinde işe almış, istihdam sağlamıştı. İki adamın şansları tersine dönmüştü.
Yıllar yılları kovaladı, Ekrem para üzerine para kazandı, Cenk ise sokaklarda limon satarak geçimini sağladı. İkisi de evlendiler. Ekrem’inki mantık evliliği, Cenk’inki ise açlık evliliğiydi. Birer oğulları oldu. Ekrem, hayatını değiştiren adamın ismini verdi oğluna. Cenk. Cenk de hayatını değiştiren adamın ismini verdi oğluna. Ekrem. Büyük Ekrem’e biriktirdiği öfkesini kendi oğluna kusuyor, minik Ekrem’i dövüyordu. Minik Cenk ve minik Ekrem okula başladılar. Minik Cenk her sabah okula son model arabayla gidiyordu. Minik Ekrem ise İETT’nin ağzına kadar dolu otobüsleriyle..

1 Ekim 2008 Çarşamba

Replik çalan adamlar

--- yer: istiklal/burger king ---

bir grup arkadaş bir masa etrafına toplanmış, maydonozlu maydonozlu hamburgerleri mideye indirmekte.. gözlük takanının dişinde yeşil bir maydonoz göze çarpmakta.. yanındaki sarı saçlı arkadaşının uyarısı ile kendine geliyor, tırnağı yardımı ile çekip çıkarıyor maydonozu dişinden.. yemekler yeniyor, sigaralar yakılıyor.. içlerinden sigara içmeyen birisi arada sırada üzerine doğru gelen dumana üflüyor.. 'içmeyin şu zıkkımı' diye talimat veriyor arkadaşlarına.. ve derin bir muhabbet başlıyor.. içlerinden en konuşkan olanı başlıyor anlatmaya;'küçükken köyde traktör kasasında tarlalara gidip gelirdik. yolların kenarına sarkmış ağaç dallarından falan kaçar, matrixcilik oynardık.. neyse bir gün gözümü kararttım, bir yemiş ağacının dalına tutunup onu koparacağım, üzerindeki meyveleri yiyeceğiz.. traktör gidebildiği son hızla giderken gözüme bir dal kestirdim.. tuttum dalı, ne oldu biliyo musunuz? dal kopmadı, dal beni kopardı.. traktör kasasının tabanından kesildi ayaklarım, havada sallanıyorum. dalı bıraksam kıç üstü düşeceğim.. traktör de aldı başını gitti, herifler bana gülüyor.. bi cesaret bıraktım. lök diye düştüm... kolum kırılmıştı..'anlatılan bu trajikomik hikayeye kahkalarla gülüyor masa çevresindeki insanlar.. içlerinden en güzel ve en dişi olanı 'ay ne sevimli çocukmuşsun sen' diyor, diğerleri de başlarını öne arkaya sallamak sureti ile onaylıyorlar bu sözü.. gülmeyen tek kişi mehmet.. mehmet kısa saçlı, büyük burunlu bir çocuk. herkes anlatılana gülerken o bir şeyler kuruyor kafasında..

---yer: konya/ otobüs durağı ---

bir grup arkadaş durağın önünde otobüs bekliyor.. hava sıcak, boğucu bir nem var.. sıcağın kavurucu etkisinden bir nebze sıyrılabilmek için birbirlerine espriler yapıyorlar, sonra gülüyorlar.. uzun boylu, dar omuzlu olan çocuğun fermuarı açık.. fakat o bunun farkında değil.. sırtına astığı adidas çantası dolgun görünsün diye içine doldurduğu ansiklopedilere lanet ediyor.. ne gerek vardı ki böyle bir şeye? otobüsün gelmesine 15 dakikadan az bir zaman var.. sıcağın altında ter akıtırlarken muhabbetlerini hiç bölmüyorlar.. sarı saçlı, büyük burunlu bir mehmet var aralarında.. birazdan anlatacağı hikayeye hazırlanıyor.. muhabbetin en can alıcı yerinde alıyor sazı eline..'küçükken köyde traktör kasasında tarlalara gidip gelirdik. yolların kenarına sarkmış ağaç dallarından falan kaçar, matrixcilik oynardık.. neyse bir gün gözümü kararttım, bir yemiş ağacının dalına tutunup onu koparacağım, üzerindeki meyveleri yiyeceğiz.. traktör gidebildiği son hızla giderken gözüme bir dal kestirdim.. tuttum dalı, ne oldu biliyo musunuz? dal kopmadı, dal beni kopardı.. traktör kasasının tabanından kesildi ayaklarım, havada sallanıyorum. dalı bıraksam kıç üstü düşeceğim.. traktör de aldı başını gitti, herifler bana gülüyor.. bi cesaret bıraktım. lök diye düştüm... kolum kırılmıştı..'şeklinde bir hikaye anlatıyor.. hikayesinde kullandığı birinci tekil şahıs etik açısından doğru değil, ama o bunu umursamıyor.. umursadığı tek şey o an için insanları kendine hayran bırakabilmek, 'ay ne sevimli çocukmuşsun' nidasını işitebilmek.. amacına da ulaşıyor. etrafındaki insanlar gülüyorlar hikayesine, hoşlarına gidiyor mehmet'in (!) anısı.. mehmet mutlu mutlu sırıtırken arkasında ansiklopedi dolu adidas çanta taşıyan adamın kafasında ne tilkiler döndüğünden habersiz.. o adamın iki gün sonra aynı hikayeyi bir kafede arkadaşlarına birinci tekil şahıs ile anlatacağından habersiz..

***

--- yer: kordon/heykel önü ---

bir grup insan akşam vakti heykelin önüne oturmuş, gazete kağıdına sarılı biralarını yudumluyorlar.. ortam çok kalabalık ve dönen muhabbet etkileyici.. aralarında barındırdıkları selim isimli tıknaz, saç döken adamın birazdan neler yapacağından habersiz konuşuyorlar.. grubun en solunda oturan iri cüsseli, top sakallı arkadaş silik bir tip.. silik olması nedeniyle anlatacağı ilginç şeyler mutlaka var.. her kafadan ses çıkar halde yan tarafta uyuyan köpeği bile rahatsız ederlerken şöyle bir diyalog yaşanıyor;
- abi sizin sınıftaki şu sarışın kız çok minyon be.
+ öyle abi
iri cüsseli arkadaş özeleştiri yapıyor, içinde verdiği sessiz savaşın galibi ağzı oluyor ve şu sözler dökülüyor ağzından: tavada görsem balık diye yerim ben onu. her kafadan ses çıktığı için duyulmuyor iri cüsseli arkadaşın sesi.. fakat selim duyuyor.. selim'den başka kimse duymuyor iri cüsseli arkadaşın cüssesinden beklenmeyecek derecede düşük çıkan sesini. ve selim bağırarak dahil oluyor muhabbete;
+ olm bizim şişman onu tavada görse balık diye yer onu lan ehehehe
herkes bu espriden pek memnun. minyon kız zaten sevilen bir tip değil. böyle yerilmesi hoşlarına gidiyor. kahkahalar ile gülüyorlar.. içlerinden birisi 'alemsin mehmet' diyor.. iri cüsseli arkadaş ise utanmış, başı önünde ayakkabısının bağcıklarının nasıl bağlandığını inceliyor.. yan taraftan patlamak üzere ayakkabısı, bunu da farkediyor. yapılan şey hiç hoş değil, ama gülmek zorunda olduğunu hissediyor.. ve gülümsüyor belirli belirsiz..

***

--- yer: hayal kahvesi/eskişehir ---

iki arkadaş karşılıklı oturmuş kahve içiyorlar.. birisi hararetle derste yaşadığı bir olayı anlatıyor.. öteki öylece oturmuş dinliyor.. kahve sıcak gelmiş, içemiyor.. soğumasını bekliyor. az önce arkadaşına çaktırmadan 5 adet küp şeker attığı kahvesi üzerinde dumanlar süzülürken o da parmaklarını birbirine çarptırıyor.. sözüm ona karşısındakini dinliyor.. derken karşısındaki adamdan bir fikir çıkıyor.. yaz tatilinde sınıfı toplayıp bir tatil beldesine gitmek fikri çok cazip geliyor sıcak kahve içemeyen adama.. 'abi sınıfla konuş' diyor.. fikir sahibi 'tamam gidince söyleyeceğim' diyor. aradan 10 dakika geçiyor, kahvelerini içmiş, hesabı ödemiş, sokağa çıkmış iki arkadaş.. tatil fikrinin sahibi bir arkadaşına uğramak için ayrılıyor, diğeri ise kampüse dönüyor..

--- yer: anadolu üniversitesi/atatürk kültür merkezi önü ---

yaklaşık 23 kişilik bir grup dersten çıkmış, ilk buldukları çime kendilerini atmışlar.. koşarak kendilerine yaklaşan sınıf arkadaşlarını izliyorlar.. nefes nefese yanlarına gelen çok önemli bir şey söyleyeceğini söylüyor, herkes sustuktan sonra başlıyor;'abi süper bi fikrim var. yaz yaklaşıyor, biraz para biriktirip tatile gitsek ya beraber? otelde kalırız, yer içer eğleniriz?' fikir çok beğeniliyor, hemen çalışmalara başlanıyor.. 'süper fikir abi' diyor kırmızı saçlı bir kız.. 'tabi kızım, sizi düşünüyoruz' diyor oğlan.. o sırada hayal kahvesinde fikri veren arkadaş elinde bir sigara olduğu halde okula doğru geliyor, fikrini arkadaşlarına anlatmak niyetinde.. çok geç olduğundan habersiz.

***

--- yer: ankara/tkp mitingi ---

ellerinde kızıl bayraklarla bir sürü insan hararetle slogan atıyor.. o sırada oradan geçmekte olan hüseyin duvara dayanmış üç gencin konuşmasına kulak misafiri oluyor.. gençler,'tabi ki sistem yanlış, yoksa asla bu hale gelmezdik. ama ben sana katılmıyorum kaan, proleterya'ya artık bir ütopya gözü ile bakılıyor. içinden çıkılmaz bir hale geld...'hüseyin oradan uzaklaştığı için devamını duyamıyor.

--- yer: ankara üniversitesi/dtcf ---

dersin başlamasını bekleyen tarih öğrencileri kapı önüne birikmiş, sistem hakkında konuşuyorlar.. o sırada yanlarına gelen hüseyin'i farketmiyorlar, çünkü çok heyecanlı bir tartışma yaşanıyor aralarında.. hüseyin de ne konuştuklarını anlamadan dinliyor.. tartışmanın tıkandığı bir anda hüseyin çıkıyor meydana,'prolatarye ütyopya bence' diyor.. ne dediğini kendisi de bilmiyor, fakat bildiğini sansınlar istiyor.. telaffuz hatası yaptı, ama görünürde bunu önemseyen insan yok..

***

--- yer: türkiye ---
onlar her yerdeler...

31 Temmuz 2008 Perşembe

Minimal öykü öykünmesi

- Oğlunuzun gözünüze batan sorunları var mıydı? Onu bu karara iten bir sebep olmalı mutlaka.
+ Hayır, oğlum hep gülerdi. Hayatı sever, hep mutlu görünürdü.
- Demek ki mutlu görünmesi mutlu olduğunu göstermiyormuş..
+ Ne olur rahat bırakın beni. Oğlum bunu yapmış olamaz.

****
Caner boşlukta süzülüyordu. Annesine kendisini intihara sürükleyen sebebin ne olabileceğini soran polisi, hıçkırığa boğulmuş annesini, ilk defa başı eğik gördüğü babasını izliyordu. Odanın ortasında yatan cansız bedenine baktı. Kestiği bileğinden akan kan parkenin eğimli bölümünde birikmişti. Kendi kanına baktı, kesilmiş bileğinden akan kana. Annesinin gözyaşları kendi kanının birikintisine damlıyordu. Annesinin gözyaşları, kendi kanı ile birleşiyordu. Öldükten sonra görmek istemediği türden bir şeydi bu. Fakat görüyordu. 'Geçerli sebeplerim vardı.' dedi. 'Hiçbirinizin anlayamayacağı geçerli sebeplerim...' Ağlayan annesine son bir kez baktı ve yukarıya doğru çekildiğini hissetti. Sonu gelmeyecekmiş gibi görünen boşluğa..
****
Caner İstanbul Üniversitesi'nde İşletme öğrencisiydi. Çevresinde sevilir, çevresini severdi. Babası emekli bir devlet memuru, annesi emektar bir ev hanımıydı. Evin tek çocuğu olduğu için el üstünde büyütülmüştü. Hayatı, insanları, yaşamayı seviyordu. İki yıl sonra mezun olacak, o çok istediği tekstil işini kuracaktı. 'İnsanları ben giydireceğim' diyordu. 'Çıplak gezmelerine gönlüm razı değil.' Evet, ölmeden önce gülüyor, güldürüyordu Caner. İntihar etmek fikri, ömrünün hiçbir anında aklından bile geçmemişti. Son gecesinde gördüğü rüyaya kadar..
****
Bir çocuk gördüm. Mavi kundağı, tombul elleri, açamadığı gözleri ile karşımdaydı. 'Sen kimsin?' diye sordum. 'An-ne' diye cevapladı. Konuşamıyordu. O sırada odaya koşarak iki insan girdi. Esmer tenli, gözlüklü, bıyıklı bir adam. Babası olmalıydı. Ve yine esmer tenli, beline kadar uzun saçları ve parlak kahverengi gözleri ile elleri hamurlu bir kadın. Annesi de buydu galiba. Babası 'konuştu, oğlumuz konuştu Nazan' diyordu. Annesi 'Evet Nedim, ah yerim ben şunun gülüşüne bak.' dedi. Benim babamın adı da Nedimdi. Annemin adı da Nazandı. Bunları düşünürken baba 'Caneer, hanimiş benim oğlum' diye sevmeye başladı çocuğu. O an anladım, benim ailemdi bu. Mavi kundaktaki bebek de bendim. Hiçbir şeyden habersiz, öylece gülümsüyordum.
Sonra bir şey oldu ve etraf göz kamaştırıcı bir şekilde aydınlandı. Bir sınıftaydım. Saçları grileşmiş, geniş yüzlü bir adam 'Caner kalk sen çöz bakalım şu soruyu' diye sesleniyordu en ön sıradaki esmer, bodur çocuğa. O çocuk bendim. Kalktım ve soruyu çözdüm. Ödül olarak defterime bir yıldızlı pekiyi verdi öğretmenim.
O aydınlık yine belirdi. Evimdeydim. Annesine aldığı yıldızlı pekiyi'yi sevinçle gösteren çocuğu gördüm. Annesi 'aferim benim oğluma' diye seviyordu çocuğu.
Artık alışmaya başladığım ışık tekrar göründü. Ve beni bir grup çocuğun arasına götürdü. 10-12 yaşlarında olmalıydılar. En ortadaki esmer, kahverengi gözlü oğlanı tanıdım. Caner. Etrafına harıl harıl bir şeyler anlatıyordu. Onu dinleyenler de kafalarını sallayarak onayladıklarını belirtiyorlardı. Bir anda ayağa kalktılar ve koşmaya başladılar. Bir bakkala girdiler. Kızıl saçlı, çilli bir oğlan bakkala 'amca şunlar kaç para' diye sorarken, diğerleri tezgahın alt kısmındaki bisküvilerden teker teker alıp ceplerine dolduruyorlardı. Ne konuştuklarını anlamıştım. Hırsızlık planı. Cepleri daha fazla bisküvi alamaz hale gelinceye kadar bisküvi aldıktan sonra hızla dükkandan uzaklaştılar. Bir apartmanın kapısına oturup çaldıkları gıdaları tükettiler. Pişman görünmüyorlardı.
Işık, eskisi kadar parlak değil. Bu sefer bir grup gencin arasındayım. Ortalarındaki esmer, düzgün vücutlu genci tanıyorum. Ergen bıyıkları çıkmaya başlamış.. Bir şeyler konusunda münakaşa ettikten sonra ayağa kalktılar ve yoldan geçen bir genci çevirdiler. Esmer olanı çocuğun cebindeki paraları çıkarmasını istedi. Gasp.. Çocuk bir süre direndi, son gördüğüm hepsinin aynı anda çocuğun üzerine çullanışıydı...
Işık, giderek parlaklığı azalıyor. Evimdeyim. Esmer çocuk biraz daha büyümüş. Babasının pantolonunun cebinden para aşırıyor. Köşe başındaki büfeden bir Winston Box alıyor, pakedi cebine atıp yoluna devam ediyor. Sigaraya başlamış bizim Caner..
Işık artık yok. Gözüm biraz karardı, açtığımda sessiz bir salondaydım. Bir sürü öğrenci, eğilmiş bir şeyler yazıyorlardı. En arka sıradaki esmer çocuğu tanıdım. Diğerleri kağıtlarının üzerine eğilmiş ter dökerken o gayet rahat çevresini izliyordu. Ayağa kalktı, tuvalete gitmek için izin istedi. Salon görevlisinden izni aldıktan sonra tuvalete gitti. Kilodunu çıkardı. Kilodun üst kısmına koli bandı yapıştırılmıştı. Onu açtı, okudu. Tüm dikkatini o kağıda vererek okudu. Kilodunu giydi ve sınıfa döndü. Yanına yaklaştım. Elindeki kağıdın ÖSYM A Kitapçığı yazıyordu. Az önce okuduğu, ezberine aldığı şeylerden soru aramaya başladı. Buldu da.. Çıkacak soruları gayet iyi tahmin etmişti anlaşılan. 3 dakika önce ezberine aldığı şeyleri zorlanmadan sınav kitapçığında buldu ve işaretledi.
Karanlık sardı. Etraf aydınlandığında büyük bir coşku ile karşılaştım. Memur baba, ev hanımı anne ve üniversiteyi kazandığını öğrenen oğulun coşkusu. 'İstanbul Üniversitesi İşletme baba!' diyordu. Sınavı emeğiyle kazanmış gibi seviniyordu..
Yine aynı karanlık. Esmer oğlan üniversite kampüsünde bir şeyler çeviriyordu yine. Birkaç arkadaşı da ona katılmıştı. Gülüp eğleniyorlardı. 'Hayatı seviyorum hocu' dedi Caner. 'Bir sürü salak var, onları sömürmek kadar eğlenceli bir şey yok.' Gülüyorlardı. Hayat görüşünü salak diye nitelendirdiği insanların üzerinden asalak bir yaşam sürmek olarak şekillendirmişti anlaşılan.
Kör edici bir karanlık ve ardından ışık.. Okulu bitirememişti. Çalışmıyor, dolandırıyordu. Okuldan atılırken bile aynı şeyleri söylüyordu 'hayat güzel hocu, yolunacak kaz her yerde var.'
Okuldan atıldığını annesine ve babasına hiç söylemedi. Her gün evden çıkıyor, pisliğe daha fazla karışıyordu. Tekstil işine girip insanları giydireceğim lafı ile sadece ebeveynlerini avutuyordu. Fazlası değil.
Karanlık ve ardından gelen karanlık. Işık artık yoktu. O zaman anlamıştım neler döndüğünü. Yaşamım boyunca kirlenişim an be an gözümün önündeydi işte. Son gördüğüm şey 50 li yaşlarda, esmer bir adamın bir sokağın ordasında sırtında bir bıçak ile cansız yattığıydı. En karanlık an.. Oysa çocukken ışığım göz kamaştırıcıydı. Büyüdüm, kirlendim, ışığımı kaybettim.
Babamı şarap parası için öldürdüğümü gördüm, 10 yıl hapiste yattığımı hissettim. 60 yaşındaki annemi bana para getirsin diye temizliğe yolladığımı gördüm. Karardım, karardıkça çirkinleştim, çirkinleştikçe kendimden nefret ettim. Hayat artık güzel değildi.
Bu kararı o an verdim. Ölecektim, dünya bir pislikten arınacaktı. Kendime bir şans verebilirdim elbet, bu kadar yanlışın üzerine bir doğru ile gidebilir, hayatımı düzene sokabilirdim. Ama ÖSS'yi kiloduna koli bandıyla yapıştırdığı kopya ile kazanmış birisi için bir hayatı baştan yaşamak ızdırapların en büyüğüydü. Bu sorumluluğu kaldıracak kadar güçlü değildim. Ölmeyi seçtim
****
Caner sonsuz boşlukta yanında süzülen saydam nesneye böyle anlatmıştı rüyasını. Saydam nesne onun gibi bedeninden ayrılmış bir ruh olmalıydı. Hikayesini dinledikten sonra buharlaşır gibi dağılmaya başladı.
- Neler oluyor?
+ Hiçbir şey anlamıyorsun salak. Sen bakkalda bisküvi çalarken bakkalı oyalayan o kızıl saçlı çocuk kim hiç düşündün mü?
- Olamaz, o sensin!
+ Haha, hala gerizekalısın. Seninle birlikte bisküvi çalan hıyarlar şimdiye kadar çoktan geberdi. Çoğu kendini öldürdü. Birkaçı kendini öldürmeye çalışmadan öldürüldü. Lanet olası bir herif bizimle oyun oynadı. Hepimize aynı rüyayı gösterdi. Senin gibi salaklar hemen kirleneceğini kabullendi ve kendini öldürdü. Evet, kirleneceksiniz. Ne bekliyorsunuz ki? Hiç insan gibi yaşamayı denediniz mi? Hayır. Bir asalak gibi yaşadınız, bir asalak gibi öldünüz. Dünyayı bir pislikten kurtarmak ayağına kendinizi dünyadan kurtardınız. Bunu kendinize bile itiraf edemiyorsunuz. Ölünüz bile işe yaramaz bebeğim. Sizler losersınız.
- Peki sen? Sen niye öldün?
+ Ben kendimi bıçaklattırdım. O rüyayı uzun bir süre gördüm. Kendimi öldürecek kadar cesur değildim. Beni öldürecek birini buldum, son şarap şişesini kırdım ve sinirlenip beni bıçaklamasını izledim. Benim rüyamın sonu seninkinden çok daha korkunç bitiyordu. Dünyada daha fazla kalamazdım.
- Bunların sadece bir rüyaydı ve biz bir rüya için kendimizi öldürdük.
+ Hayır, bunlar yaşanacaktı. Yaşanmalıydı. Seçtiğin yol bunu gerektiriyordu.
- ...
****
- Hayır benim oğlum kendini öldüremez. O okulunu bitirip işadamı olacaktı. O hayatı seviyordu. O, o, tertemiz bir gençti..
+ Biz de bunun nedenini araştıracağız bayım.
- Hayır Nazan, benim oğlumun, benim evladımın bu yaptığını kaldıramam.
* Yaptı Nedim. Tertemiz bir hayatı kararttı.
****
Sonsuz göğün en sonunda, bir ışık kendisine doğru yaklaşan saydam nesneleri izliyordu. Yıllar önce bisküvilerini çalan, hayatını karartan gençlerin ruhlarını.. Onlar için üzülmüyordu. Aksine, acıyla geçen bir hayattan kendilerini kurtardıklarını bildiği için seviniyordu. Rüyalarına girmesi, onları geçmişe götürmesi, acı çekecekleri fikrini benimsetmesi kolay olmuştu. Şimdi onları sonsuz bir azap, helal edilmeyen bir hak bekliyordu. Saydam nesneler yaklaşıyordu..
****
O sırada bir büfede bir çocuk bakkala 'amca bu kaç para' diyordu. Arkasındaki 3 çocuk ceplerini doldurmakla meşguldüler. Dünyanın hiçbir zaman temizlenemeyecek pisliğine inat, pisliğe batıyorlardı..