Deneysel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneysel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2009 Çarşamba

kendimden bişiler işde

yine geldim buraya ve yine kafamda ne yazacağıma dair herhangi bir şey yok.. bodoslama girince daha hızlı yazıyorum, onu farkettim geçen gün. windows media player'da bir şarkı açtım, şarkıyı söyleyen adamla simultane geçirdim şarkının sözlerini. klavyem ilerlemiş bayağı, herif nakarata geçmeden ben şarkıyı bitirmiştim. aynı şeyi enstrümental bir şarkıda denedim, sonradan farkettim ki ben malım.
şu aşağıda tag dalgası gördüm şimdi. scooter, tatil, sonbahar falan yazıyor.. vakti evvel müziğin parlayan siması arkadaşımız ibrahim'i uyurken gizli kameraya çekip videosunu youtube'da halka arz eylemiş idik. tabii ortada talep yokken yaptığımız arzımız pek ilgi görmedi. onun yerine ibrahim uyandığında ırzımıza geçmeye yeltendi. zor kaçtık. o tecrübeden sonra akıllanmıştık. youtube'da nasıl dikkat çekileceğini öğrenmiştik. yeni bir video koyarken etiketlerine cristiano ronaldo, sex, asian blowjob, roberto carlos, messi, brunette falan yazdıydık, günde 70 hit aldı videomuz.. gerçi aradığını bulamayan cevval arkadaşlar hoşnutsuzluklarını pek çirkin kelimelerle dile getirdiler ama biz tınmadık.

konu dağılmadan alper'e teşekkür etmek istiyorum. alper, aslında senin ismini koyulaştırarak vurgu yapacaktım lakin yukarıdaki seçeneklerde 'önizleme' den başka bir şey yok.. ya da ben bu blogu kullanmayı bilmiyorum. alper, gerçeği söylemek gerekirse blogumun adresini bilen birilerinin olduğunu bilmiyordum. dergi için yazdığım yazıları yedeklemek için kullanıyordum burayı, tıpkı bir maşa gibi. yazdıklarımı okuduğunu söylemen beni mutlu etti. sen okuyorsan ben yazarım.. elime mi yapışacak? gerçi şu an yapışıyor.. klavyenin üzerine zamk mı sürmüşler napmışlar, backspace kullanmasam aaaaaa oluyor.. bir basıyorum, 10 vuruyor diyeyim sen anla.

tek okurum olduğuna göre seninle sohbet etmeliyim alper. alper biliyor musun, herhangi bir gıdayı yemeyi ilk deneyen adamlara gıpta ediyorum ben. ne bileyim, patates mesela.. zamanında adamın teki almış bunu eline, kemirmiş birkaç, sonra demiş ki 'haa, bu yenir..'. düşünsene, ne büyük bir hizmet yapmış insanlığa? sırf bu yüzden taş toprak arasında bulduğum şeyleri yiyorum arada, belki tuttururum, belki yeni bir lezzet tanıtırım insanlığa diye. benim için küçük, insanlık için büyük bir adım olması temennisiyle başladığım işler hep benim için büyük bir mide ağrısı oluyor, insanlık içinse herhangi bir işlevi yok.. üzülüyorum bazı bazı. gerçi şu ıspanak denen metalin (güzel espri oldu bu, aklımda tutayım, yarın yaparım arkadaşlarıma. demir deposu diyiler ya. ehehehha..) yenebilirliğini ilk keşfeden adamın haline acımıyor değilim. hususi gitmiş ıspanak yolmuş, bir de onu yemiş yahu. insanlık için pek büyük bir adım sayılmaz. belki geriye doğru atılmış bir adım bile olabilir.. kim bilir, çikolata gıdası kara lahananın yenebildiğinden önce keşfedilseydi şimdi yemek kültürümüz çok farklı olabilirdi.. hatta çikolata dolu havuzlarda kulaç bile atabilirdik. hatta dedim de, aklıma alf geldi. alf'i bilirsin belki, yeni bir infrared ısıtıcı markası. üç burun delikli öküzboğan karakter değil..

bu ısıtıcının reklamlarına kılım ben. diyor ki; 'eğer alf'iniz yoksa patronunuz bozulabilir, hatta sigortaları atabilir.' hadi bu bir nebze, bir de çocuk hapşuruyor bir reklamda. çocuğa çok yaşa diyeceğine, 'eğer alf'iniz yoksa çocuğunuz aksırabilir, hatta tıksırabilir' diyor. ulan pespaye, ne bilsin o çocuk alf malf? biz alf'lerle mi büyüdük? soba kıyısında otururduk, hiç de hapşurmazdık.. neyse konu bu değil. konu 'hatta' bağlacının anlamsızca kullanılması. aksırabilir, hatta tıksırabilir diyor. ne alaka şimdi allasen? eğer alf'iniz yoksa eviniz yanabilir, hatta lipton ice tea şeftali.
manyak mıdır nedir.. böyle şeylere sinirleniyorum işte ben. hastayım galiba. ferhan şensoy'un yeni kitabını aldım. satış fiyatı 20 ytl olan kitabı 30'a kaktırdılar bana. ama olsun, değer. harika kitap. eğer absürd mizah'a ilgiliysen alper canıgüz'ün iletişim yayınlarından çıkan 'gizliajans' kitabını da tavsiye ederim. ben çok kitap okudum, hayatım hiç değişmedi. kız olsam raskolnikov'a aşık olurdum ama.. belki o zaman değişirdi. üst komşumu falan boğazlardım, macera olurdu.

empedokles herifi idolüm benim. çılgın şey. gün olur etna'ya tırmanabilirsem ben de atlayacam içine. hava çok soğuk burda..

neyse, ben gideyim biraz dinleneyim. canım sıkılırsa tekrar uğrar burs çekince hasıl olan sakıp sabancılık hissinden bahsederim. zenginim dostlarım, zenginim zengin.

5 Ocak 2009 Pazartesi

slm

ne yazacağımı bilmiyorum. kafamda belli bir konu yok. yaklaşık 2 saattir ödev yapıyorum. herifin teki wikipedia diye bir site açmış, kendine hayrı yok aletin. tamam, orjinal bir düşünce, toplum için yararlı bir hizmek ama sen ipini koparanı siteye sokarsan adamlar mahveder ortamı. hani bazı adamlar vardır, bir ortama girdiklerinde etraftaki herkes gerilir. ne diyecekse bir an önce söylesin, defolup gitsin isterler.. nedir bu adamların suçu? kendilerini beğenmeyenler gibi olmamak mı, yoksa kendilerini beğenmeyenlerin olmak istediği gibi olamamak mı? yaa.. böyle de dolaylı anlatım yaparım, ergen kız tripleri atarım alüminyum. ergen kız dedim de, ulan bunlar ne iğrenç oluyor ya.. geçen gördüm bir tanesinin yazısını, bir şeye benzetemedim. ama kızın attığı tripleri gördükten sonra kızı bir güzel benzettim. yalan söyledim, benzetmedim. çok istedim lakin olmadı, abisi falan vardır diye düşünerek temkinli davrandım.

sigaram yok şu an. bankadan para çektim az önce, yeni 20 tl'lerden verdi bankamatik, sağolsun. sigara almak için dışarıya çıkmayı düşünüyorum, ama yerde birikmiş karlar yürüyüşü zorlaştırdığı için üşeniyorum. olur ya düşerim kafa üstü zemine, tentürdiyot da yok yanımda. tentürdiyot'un bu şekilde yazıldığından emin değilim. böyle yazılan bir şeyin insan sağlığına faydalı olabileceğinden de şüpheliyim. tentürdiyot.. neyse, tüm risklerin üzerine gözüm kapalı atlıyorum, gidip o sigarayı alacağım. yeni para çektim ayrıca, en pahalısından alıp ucuz sigara paketlerinde saklayacağım. sinsi benim göbek adım.

gittim camel soft aldım. 1 haftadır içine tütün diye saman doldurulmuş anadolu marka sigaralardan içiyordum. fiyatı 2.50 ytl. şimdi param var ya, o yüzden gittim hemen camel aldım. böyleyim ben işte. o değil de, bu bloga son yazdığımda yukarıdaki panelde daha fazla ayrıntı vardı, şimdi sadece önizleme sekmesi var. sanırım benimle dalga geçiyor.
'hayat bir sahnedir' demiş ya shakespeare. bunun atalarına müthiş kinliyim ben. ne tür bir hastalıklı zihin koca sülaleye shakespeare diye soyisim düşünür ki? vallahi bu heriflerin yaptığını düşmanı yapmaz o adamın. muharrem var sonra. onların da babalarına sinirliyim. o yavruya muharrem diye isim koyarken hiç mi sızlamıyor vicdanın? neyse, hayat bir sahnedir demiş bu şekspir. aslına bakarsan ben şekspir'e de kılım. şemsiyeci bir abiye 'dostum şemsiye yapınız' demiş ve bu lafı tarihi göt edişlerin arasında yerini almış, ben geçen gün adamın tekine dostum önünüze bakınız dedim, adam bana siktir git dedi. ulan bu şekspir adamı deyince sanat oluyor, değerli oluyor, ben deyince siktirip gitmekle mükellefim. adaletin bu mu dünya?

geçen gün televizyonlardaki yılbaşı eğlencelerine takıldı gözüm. ismi cismi bilinmeyen bir pespaye ortaya çıkmış şarkı söylüyor, arkasında bir grup yarı çıplak kadın dans ediyordu. yüzlerinde anlamsız bir tebessüm ile bir sağa bir sola kaykılıp duran bu kadınları görünce onlara acıdım. sonra şekspir dallamasının o sözü geldi aklıma. 'hayat bir sahnedir'.. evet, aslında orada izlediğim şey hayatın ta kendisiydi bana göre. diğerlerine nazaran daha şanslı olan kişi ilgi odağı olmuş, oradan oraya koşup şanına şan katıyor, diğerleri de onun arkasında dans ediyor..

'diğerleri'.. onların ismini kimse bilmiyor. onlar aldıkları muhtemelen küçük bir meblağ karşılığı istemedikleri her hallerinde belli olan bir işi yapıyorlar, yaşamlarını devam ettirmek için ihtiyaç duydukları parayı kazanmak adına gururlarını hiçe sayıyorlardı. önlerindeki esas kız ise şanslıydı. o, gösterinin merkeziydi. hayat da böyle değil midir? sadece şanslı olanlar olayların merkezindedir ve şanssız olanların omuzlarına basarak yükselirler. diğerleri ise sadece arkada kareografiyi tamamlayan nesnelerdir, bireyler değil. birisi isyan etse, ben yokum ulan bu ucuzlukta dese, yerini doldurabilecek binlerce insan var. hayat, birilerinin yükselmek için kullandığı basamaklarla dolu.. insan bunlar. orada etrafa aptal tebessümler saçan kadınlar gibi, mutlu olduklarını sanıyorlar. ama aslında hepsi önde şarkı söyleyip ilginin merkezinde bulunan kişinin yerinde olmak istiyor. hayat bir sahneyse, böyle bir sahnedir. fazlası değil.

dünyanın en kolay işi spor gazetesi çıkarmaktır bence. bir gece önceden yıldız bir futbolcu belirle, sonra fotoşopla buna fenerbahçe&galatasaray&beşiktaş forması giydir, ertesi gün 'x fener'de' manşetiyle sal piyasaya.. imkanım olsa da ben de çıkarsam diye düşünmüyor değilim. bu arada gazı aldım, paso yazıyorum.. ödev yapmaktan vazgeçtim, gitmeyeceğim yarın okula.
blogumu kimse okumuyor aslında. reklamını yapmadım zira. kendi kendime konuşuyormuşum gibi oluyor ama yine de hoşuma gitti bu böyle. rahatlatıyor insanı. evet ya, istediğin kişiye istediğini diyebilirsin.

güzel işmiş lan blog. yasal yükümlülük de yok. neyse sıkıldım ben. eyvallah.

12 Ekim 2008 Pazar

Hayat, Serdar'ı neden yoruyosun?

ölmeden önce cevabına vakıf olmak istediğim..

saat 05.21.. boğucu bir otobüsün içinde, ineceğim yere gidiyorum.. önünden geçtiğimiz konaklama tesislerine buğulu gözlerle bakıyorum. zira mola vermeksizin 4 saattir yoldayız.. o an için hayat benim için bir nefes sigaradan ibaret.. gelecek planlarım, yaklaşan askerliğim, annemin tatlı tebessümü bana çok uzak.. sadece o otobüsten inip sigara içmek istiyorum. gerçekleşeceğini umut ettiğim en büyük hayalime yaklaşık 2 saatlik bir mesafe var..

yol arkadaşlarım kendilerinden geçmiş, uyuyorlar.. 2 adım ötemdeki insanın derin bir rüyada olması fikri acı veriyor bana.. bir mutluluk kırıntısını haketmemiş miydim? ön koltukta bir kadın oturuyor. oturduğu koltuğu çekyat sanıyor diye düşünmüştüm, oysa sadece çekyat sanmakla kalmıyormuş.. çekyat niyetine kullanıyor bir de. koltuğu benim bacağıma dayamış, kendisi koltuğa dayanmış, fosur fosur uyuyor.. arkasında kopan fırtınalardan habersiz.. ne saygısız insanlar var şu dünyada.. koltuğun baskısıyla hareket edemez haldeyim.. yanımdaki çocuk da uyumuş.. kimbilir neler görüyor rüyasında. ve kimbilir ne hayaller kuruyor yarı ölü halde. tek bildiğim, bir nefes sigaradan daha büyük hayaller..

acziyeti hiç bu kadar yakından hissetmemiştim daha önce. belki yolumun bir avuç balici tarafından kesildiği gece hariç.. dünyanın en kolay işi olarak anılan uyumayı bile beceremiyorum.. uykuyu geçtim, hareket alanım bile çok kısıtlı.. bir otobüs yolculuğu bu kadar zalim olmamalı diye geçiyor içimden, cevabı olduğum yerde zıplayarak alıyorum.. bir çukurdan geçtik. uyuyanlar uyanmadı, benim ise zaten pamuk ipliğine bağlı olan uykum kaçtı..

karnımın acıktığını hissediyorum otobüsün koltuğu beni yukarıya doğru fırlatırken.. mide özsuyumun sıpırtısından başka ses duymuyorum içeride.. kalbim ise isyan etmiş, atmaya bir süre ara vermiş.. düzenli çalışan tek organım beynim.. o da acziyetimi sindirmekle meşgul. karnımın açlığı her geçen saniye daha da artıyor.. fakat ben yemek yiyemiyorum.. takdir edersin ki ne yiyeyim, koltuğun kenarını mı kemireyim?

terkedilmiş bir benzin isyasyonu sessizliğinde dışım.. içim ise köşeye sıkışmış kedi.. dokunsan ağlayacak, kıllandırsan ölesiye saldıracak.. muavin horluyor muavin koltuğunda.. kurumuş ağzımı nemlendirmek için bir su bile bulamadığımı farkediyorum.. bu nasıl bir çaresizlik?

ve o an geliyor.. kendimi tanımaya başladığım günden bu güne kadar aklımın kıyısından geçmemiş olan intihar fikri tezahür ediyor beynimde.. 'öl, öl,öl' diye..

intihar çaresizliğin geldiği son aşama mıdır, yoksa çaresizliğin ta kendisi midir? bilmiyorum.. intihar etmeden önce çaresizlik olarak addettiğim şeylerin geçeceğinin bilincindeyim, peki intihardan sonra? neyi düzeltecek vücudumu çürümeye terketmek? beynim ilgilenecek başka bir şeyler buldu.. ya da bulduğunu sandı.. çünkü intihar fikrini kafama sokan o ses hala duyuluyor arkalardan, derinden...

'hayaaatt beni neden yoruyosuaaann' diye haykırıyor serdar ortaç.. bodrumda haftada 75 farklı karıyı yalayan serdar ortaç bağırıyor bunu.. ulan serdar arkadaşım, ağzıma sıçılmış orda, pelte gibiyim, ebem isyanlarda.. ne yorulmasından bahsediyosun lan sen?!
peki hayat, sen kimsin lan? niye yoruyosun olm sen bu herifi? ne yaptın da bu kadar hönkürüyor bu? ölümün kıyısına gelmişim zaten, sana isyan etmek benim bile aklıma gelmemiş, bu herif niye anırıyor! naptın olm sen bu adama? niye yoruyosun hayat?

olm ağlayacağım lan.. kalbimin çekeceğim bir nefeslik sigara dumanından başka bir şey için atmadığı o an, işte o an, nereden çıktı lan bu serdar ortaç? öldürecek misiniz lan beni?
'madem çok günaaahh'
seni adam edemeyen tabura koyayım.
'sebebi çook'
...

Saklambaç..

*flashbebek*

yıl 1994, sıcak bir haziran günü.. bir sürü çocuk toplanmış saklambaç oynuyoruz.. şen kahkahalar, patlayan çanak çömlekler arasında zamanın nasıl geçtiğinden habersiz koşuşturuyoruz.. ebe duygu isimli bir kızdı, bir arabanın arkasına saklandım.. asla bulunamayacağımı sanıp kıs kıs güler halde sinmişim arabanın lastiğinin altına.. normal şartlarda duygu'nun beni bulması çok zor. fizik itibariyle ben davşan iken o kaplumbağa olduğu için bir anda fırlayıp sobe diye bağıracağımdan emin, avımın yaklaşmasını bekliyorum.. saymayı bitirdi, bulunduğum yere doğru temkinli adımlarla yürüyor.. bir, iki, üç...
'arabanın arkasında kız arabanın arkasında eheheheahae'
yoldan geçen büyük beden abiler yerimi söylüyor, kız da hevesle ebe bölgesine seğirtiyor.. yıkıldım. bulunduğum yerin koordinatlarını verenlere saldırmak istiyorum, yemiyor.. büyükler çünkü bayağı.. el bittiğinde ilk sobelenen ben olduğum için ben ebe oluyorum kurallar gereği..

on
dokuz
sekiz
...
bir
sıfır
önüm arkam sağım solum saklanmayan ebe

ve görevim başlıyor.. yaşıtlarımdan daha keskin gözlerim var o zamanlar. şimdi miyop oldular.. birinin bacağı, birinin çorabı derken hepsini teker teker bulup çıkartıyorum saklandıkları yerden.. herkes ortaya çıktıktan sonra bir kişi kalıyor bulunmamış. nuri.
nuri de bizimle saklambaç oynayan bir çocuk.. her nereye saklanmışsa henüz bulamamışım.. onu bulmadan da yeni el başlamayacak.. takriben 20 dakika nuri'yi arıyorum. annemin gitmemi yasakladığı için daha önce gidemediğim sokaklara bile gidiyorum, bahaneyle çevreyi tanıyorum..

-- orası --

yer yer çürümüş, camları toz ile kaplanmış, kapısında kocaman bir zincir olan bir yerdi.. sokaktaki tüm çocuklar korkardık ondan. geceleri önünden geçmek ömrümüzden ömür çalardı. sesler duyardık içeriden.. 'tık, tık, tık...' bu sessizliğinin altında bir şey olduğunu sanardık, hiç durmadan.. girmeye daha önce hiçkimse cesaret edememiş.. annem bile o binayı gördüğünden beri kapısının kilitli olduğunu, içeriye kimsenin girmediğini söyler.. uzun yıllar önce terkedilmiş.. içinde atılan son kahkakayı dedem bile duymamış belki.. ölesiye korkutuyor küçük kalplerimizi. örümcek ağları ile kapalı camları.. en soldaki camı kırık, karanlığa doğru uzanıyor..

-- orası --

arkadaşım caner iliklerimize kadar ürpermemize neden oluyor. 'nuri orasının camından içeriye düştü koşarken, ben gördüm' diyor.. çok sevdiğim bir arkadaşım nuri.. karanlığa terketmeye çocuk yüreğim el vermiyor.. aniden benliğimi silip süpüren bir coşku dalgası bilinmeze sürüklüyor beni.. 'içeri girip bakacam' diyorum aniden.. delirdiğimi sanıyor arkadaşlarım.. evet, delirdim.. nuri'yi oradan kurtarmak için oraya girmek akıl karı değil zira.
oraya baktığımda az önceki coşku yerini müthiş bir korkuya bırakıyor.. dışarısı bile yeterince korkunç görünen bu binanın içinde ne ile karşılaşacağımı kim bilebilir? fakat kilitlenmişim bir kere, arkamda bana anlamsız gözlerle bakan arkadaşlarıma sağ omzumun üstünden bir bakış attıktan sonra kırık camdan atlıyorum içeriye..

-- içeride --

ağzıma kaçan örümcek ağlarını tükürüyorum.. arada 'nuri' diye fısıldıyorum.. 'nuri..' karşılık alamıyorum sessizlikten.. biraz daha ilerliyorum içlere doğru.. tahta duvarlar çürümüş, yer yer yosun tutmuş.. loş bir ışık giriyor dışarıdan.. o loşlukta gördüklerimi sindirmeye çalışıyorum.. bir kanepe var tam karşımda, rengi siyaha dönmüş bir kanepe.. 'tak' olduğum yerde zıplıyorum.. küçücük yüreğim göğsümü yırtarcasına atmaya başlıyor.. 'ben sana ne yaptım?' diye soruyorum sessizliğe.. o kadar masumane bir soru ki, titrek sesimden etkilenip kendim ağlamaya başlıyorum.. geri çıkmam lazım oradan, fakat içeri atladığım kırık pencere ile zemin arasında benim boyumdan daha yüksek bir duvar var.. kapı ise kilitli. nasıl tırmanacağım ben oraya? gözlerimden akan yaşlar her saniye daha da çoğalıyor.. 'şıp, şıp..' çürük tahtaya damlayan gözyaşlarımın sesi ve korkak nefesler.. tüm duyabildiğim bu.. tekrar zıplıyorum olduğum yerde.. hamamböcekleri. her yerdeler.. hayatta en fazla iğrendiğim canlılarla aynı yerdeyim ve sayıları sürekli artıyor. gözlerimi sabitliyorum birisine.. ilerleyen yaşlarımda bile türdaşlarından ölesiye korkmama sebep olacak bir travmayı tetikleyen o böceğe.. hiç gocunmadan basıyorum üzerine.. çıkan o vıcık vıcık ezilme sesi mahvediyor beni tamamen.. burnumdan akan yaşları koluma siliyorum.. annemi düşünüyorum. beni ne çok seviyordu o.. bu halde olduğumu görse ne hissederdi? hıçkırıklarım şiddetleniyor.. sağa sola bilinçsizce koşmaya başlıyorum, nuri ise meydanda yok hala.. ve o an.....

-- yukarda --

kahredeyim, neden yarattım ki ben bunu? şuna bak, sümüğünü koluna siliyor, iğrenç bebe. benim dünyamda arkadaşı için en korktuğu işi yapmaya nasıl gönüllü oldu bu? ne zaman öğrenecek bireyselliği? ne zaman alacak o küçük beyni ona kendisinden başka kimsenin yardımı dokunmayacağını? ve ne zaman anlayacak birisine uzattığı yardım elinin kendi suratında bir tokat gibi patlayacağını? büyüsün hele, anlasın nasıl bir dünyada yaşıyor.. aha düştü gerizekalı.

-- yukarda --

-- içeride --

dizlerim kanamaya başladı.. bilinçsizce koşarken fena düştüm.. salya sümüğe şimdi de ter ve kan karıştı.. peki nuri? ben ona yardım etmek istemiştim sadece.. kötülük yoktu ki benim içimde, neden böyle oluyordu? allah'a dua ettim oturduğum yerden. nuri'yi kurtarmasını diledim.. peki beni kim kurtaracaktı? nuri kurtarır dedim.. allah'ın arkamda olduğunu hissetmemin getirdiği ucuz cesaretle toparlandım ve yerde bullduğum çürük tahtaları üst üste koyarak kırık pencereye ulaştım.. çıkarken camın kırılmış yerlerinin kollarımda açtığı yaralar acıtmıyordu nedense..

-- dışarıda --

bir şekilde attım kendimi dışarıya.. ağzım yüzüm toz, toprak içindeydi. terimle birleşip çamur olmuştu hatta. kulağım zonluyor, gözüm güneşe alışmak için kendini zorluyordu.. kollarımdan damla damla kan sızıyor, dizlerim ise acı vermeye başlıyordu..
'nuri'yi bulamadım' dedim.. bana iki beden bol gelen beyaz pantolonumu yukarıya doğru çekiştirdim, eve doğru gitmeye başladım.. annem kızacaktı kesin, çünkü kıyafetlerimi yeni giymiştim..

nurilerin evinin önünden geçiyordum, buğulu gözlerle baktım ikinci kattaki balkonlarına.. annesi huriye teyze balkonu yıkıyordu.. nuri'yi kaybettiğimi haykırmak istedim, sesim çıkmadı.. kapıdan elindeki salçalı ekmeği kemirerek çıkan bir çocuk gördüm sonra.. nuri.. ben onun için korkularımla yüzleşirken o oyundan sıkılıp evine gitmiş, annesine ekmek sürdürtmüş, onu kemiriyormuş..
gayriihtiyarı 'rrrrospunun çocuğu' diye bağırmışım..
tepki altında 'sabo' yazan sarı bir terlikle karşımdaki evin ikinci katından geldi.. son gördüğüm terliğin 42 numara olduğuydu.. sonra suratımda patladığını hissettim. nuri'nin annesi ettiğim küfre alınmış, protesto çekmiş bana yukarıdan.. terlik yavaş yavaş yere düşerken akıttığım gözyaşları da üzerine sinmişti..

nuri ile bir daha hiç konuşmadım.
ayrıca salak halisünasyonlar gören caner'in de amına koyayım ben buradan.

30 Eylül 2008 Salı

Bayram gelmiş, neyime?

Bayramların yapısı gereği insanlar kendilerini mutlu olmak zorunda hisseder. Yıl boyunca birbirinin suratını görmemiş insanlar yeni aldıkları kıyafetleri sergilemek amacıyla birbirlerini ziyarete giderler, hoşça vakit geçirirler. Hoşça vakitmiş.. Sktir lan ordan. Adamların suratına bakıyorum, 'aa siz mi geldiniz' diyorlar.. Bu başlı başına bir saygısızlık değil mi? 'Siz mi geldiniz?' bu ne demek lan?! İstemiyorsanız gideriz. Meraklıydım ben senin baklavanı yiyip kolonyanı sürünmeye.
Bayramlar bana göre insanların samimiyetsizliğinin tavan yaptığı zaman aralıklarıdır. Beni günahı kadar sevmediğini bildiğim bir aile dostumuzun bana öldürürcesine sarılmasının başka bir açıklaması yok zira. O evden çıktıktan sonra bir daha yüzüme bakmayacak o adam, biliyorum. Ama her nedense evindeyken ah cicim, oh kuzum muhabbeti dönüyor. Bırak ya.. Sevmiyorum olum seni. Samimiyetsiz şeey.

Bayramlar benim için işkencedir. Söylediğim gibi, beni sevmediğini bildiğim adamlara/kadınlara gidip sahte gülüşmelerini dinlemek canımı sıkar benim. Bir de tatlı üstüne tatlı getiriyorlar. Şeker hastası yapıp öldürmeye çalıştıklarını biliyorum.. Psikolojileri bu derecede bozulmamış olanları ise ısrarla tatlı yememi söylüyor, bana o tatlıyı yedirecek ki ben gidince 'baklavayı kuruttu şerefsizin çocuğu. sana mı yaptık lan koca tepsi baklayavı' diyebilsin arkamdan. Bu nedenle hiçbir ikramı kabul etmiyorum ziyaretlerde. Kabul etmediğim için arkamdan 'yabani' dediklerini bilsem de, sineye çekiyorum.
Güzel yanları yok mu bayramların? Vardır mutlaka.. Nah vardır.. Yaş ilerlediği için artık para da vermiyorlar ellerini öpünce. İçimden gelerek ellerini öptüğüm büyüklerimi tenzih ederim. Karşılıksız seviyorum çünkü ziyarete gittiğim çoğu insanı. Para versin ya da vermesin, her bayram gidip gönlünü alırım.. Ama babamın veya annemin arkadaşı olduğu için zorla götürüldüğüm insanlar, hele ki benim hakkımdaki düşüncelerini biliyorsam, çok tiksindiriyor beni. Ellerini öpesim falan gelmiyor. Nerde o eski bayramlar deyip 100 yıllık kahvehane geyiğine dönmek istemiyorum, ama eski bayramları gerçekten özledim.. Eskiden insanların gülüşleri sahte olmazdı.. Eskiden bayram ziyaretlerine 'olum yabani olma yürü şuraya' diye götürülmezdim. İçimden gelerek giderdim.. Peki şimdi ne değişti?
Sanırım beklentiler...
Biz eskiden bayram için gittiğimiz abilerin/ablaların hikayelerini dinlemek, büyük muhabbetine salça olmak için giderdik her nereye gidiyorsak..
Şimdi bize gelen veletlere bakıyorum, birisi benim bilgisayarımın başına oturdu aptal kraloyun.com oyunlarını oynadı, diğeri kardeşimin oyuncaklarını ordan oraya attı. Büyükler ise hiç ses çıkarmadan birbirlerine baktılar.. Böyle değildi eskiden.. Konuşmak için gidilirdi ziyaretlere.

Şeker toplamak için sokağa dökülürdük biz eskiden. En yeni kıyafetlerimize toz değmesin diye türlü taklalar atardık sokaklarda. Topladığımız şekerler cebimizden taşana kadar devam ederdik gezmeye, cebimizden taşınca oturur yerdik. Şimdikiler ne yapıyor?
Sabah birkaç tane çocuk geldi, zile bastı, aldım elime şeker kavanozunu, indim aşağıya. Açtım kapıyı, uzattım şekeri.. Çocuk dedi ki;

- aa bu ne bee?!

Elbise askısı .mına koyum. Ne olacak, şeker.

- biz para isteriz
+ niye? babanızın parası yok mu?
- vaar
+ ondan isteyin o zaman
- üff salak

El kadar velet salak dedi ulan ayaküstü.. Kodumun yerden bitmesi. Gelmişler resmen haraç kesiyorlar abura koyim. Vermeyene de hakaret ediyorlar. Bu mu lan bayram ruhu?! Bu mu olm yetişen nesil? Gerizekalı lan bunlar!
Kapitalizm, kapitalizm dedik, büyüyor bu dalga dalga.. Ben küçükken dedem para verince utanır almazdım lan.. Çok isterdim ama babam bir bakış atardı, pısıp kalırdım koltuğa. Dedem cebime zorla sokana kadar debelenirdim almamak için..
Bunların bir de babası var. Ne midesiz adamsınız abicim siz?! El kadar çocuğu dilendirmeye utanmıyo musunuz? Gelsinler, şeker istesinler, kolisiyle vereyim, ama para mı verilir her gelene lan? Ve bir değil, iki değil yaklaşık 6 farklı grup gelip para istediler benden.. İstisnasız alayı hakaret edip gitti. Hiçbir bayram şeker veremeyen bir Hanife teyzemiz vardı küçükken.. Ulan ilk ona gider, elini öperdik biz bayramlarda.. Sevimliydi çünkü kadın, çocukları severdi. Durumu yoktu, şeker veremezdi, ama kendisi şeker gibiydi zaten.. Bu veletleri izledim bir süre, biri dedi ki;

- şu karşıki evde bi ibne var, para vermiyo. gitmeyin oraya

Gelmeyin lan. Para almak için gelecekseniz gelmeyin abura koyim. Çok meraklıydık sizin salyanızı elimize akıttırmaya. Sümüklü piçler.

Bugün ziyarete gittiğimiz bir eve bizden sonra 3 aile daha geldi.. Toplamda 7 kişiyiz evde 10 dakika boyunca şu diyalog vardı;

Ahmet = 1
Aysel= 2
Veli= 3
Nezahat= 4
Hüseyin= 5
Nihal= 6
Ben, kendim= 7

1: Nasılsın 2?
2: İyiyim, sen nasılsın 1?
1: İyiyim ben de. Sen nasılsın 3?
(o sırada yan koltuk)
2: Nasılsın 4?
4: İyiyim, sen nasılsın 2?
2: İyiyim ben de. Sen nasılsın 5?
(o sırada yan koltuk)
5: Nasılsın 3?
3: İyiyim, sen nasılsın 5?

7: Yeter lan! Hepiniz iyisiniz, harika hissediyosunuz, hayat çok güzel. Ama bir yere kadar olm. İnsan sayılırım olm ben de bir yerde. Sürekli çok sesli korolar gibi 'iyiysensennasnasılıliyiiyi' sesler çıkartırsanız psikolojim bozulur benim ortada. Hayır bir de adam yerine koyup sormuyorlar bana 'sen nasılsın 7' diye.. Sormasınlar, şart değil, ama nasıl daha çok konuşup daha boş konuşuruz yarışına girdiler mi deliriyorum ben. Birbirini tanımayan bir sürü insanı tek evde buluşturan o ev sahipleri de kıs kıs gülüyor millet birbirine nasılsın diye sayıklarken.. Çakallar.

Günümüz bayramlarının güzelliği akşamları oluyor bizim için sanırım.. Belki eski bayramların güzelliği de akşamlarıydı, ama ben eski bayramlarda genç değil, çocuktum, o yüzden yorum yapamıyorum.. Ama bu yaştan sonra bayram gündüzleri eğlenmek için yapabileceğim hiçbir şey kalmadığına bugün ikna oldum. Ramazanı da bitirdik, alkol serbestisi geldi.. Şerefe.

(Lan o değil de, Ramazandan çıkar çıkmaz içki içeceksin madem, Ramazanda da içsene köpoğlu. Sanki üzerinden büyük bir yük kalkmış, bir bela seni bırakmış gibi, bittiği gün sarılıyosun içkiye.. Hiç kasma, Ramazan içinde de iç anasını satayım.. Gelecek Ramazan düşünmek lazım bunu.. Asıl mahalle baskısını o zaman görür mister Tayyip..)

15 Temmuz 2008 Salı

Ölümü nasıl yendim!

Hep böyle birşey yapmak istemiştim. Hani yaparlar ya kanseri, AIDS'i, gribi atlatmış kişiler, kitap yazarlar iyileşince.

Kanseri Nasıl Yendim
Keneyi Nasıl Çektim
Azrail'e Nasıl Siktiri Çektim

Ben de böyle birşey yazmak istedim hep. Ne bileyim, ölümlerden döneyim, yamulayım sonra kitap yazayım. Efsaneleştireyim öykümü. Süper birşey yapmışım gibi tabulaşayım bir kitapla. Uzun zamandır sigara içiyorum, kanser olmadım. Oldurmayan Allah oldurmuyor işte.. Benim hiç ölümden dönüş hikayem olmadı. Ben hiç bir efsane gibi ölümü yenişimi anlatamadım.. Yapabildiğim sadece 'Kolumu Nasıl Kırdım', 'Kafamı Nasıl Yardım' falan oldu. Ama bugün başka bir gün. Bugün ölümü yendim! Efsaneleştim artık!

Bizim evimizde babaannem yaşar. Çok hasta, kendisine bakamıyor. Mecbur bizimle birlikte kalıyor. Tipik bir 'babaanne'. İsrafın her türlüsünü sevmez. Çatıya bıraktığım sigara izmaritlerini bile uç uca ekler, yeni bir sigara yapar, bana içirir. Sevmiyor kaynakları boş yere harcamayı. Bu dün gece yine krize girmiş. Su damlamasın diye çeşmeleri delicesine sıkmış, yemekler artmasın diye bir oturuşta bütün buzdolabını yemiş, falan filan. Uyumadan önce de dışarıdaki boş şişelerin üzerine su doldurmuş, dolaba koymuş. Amacı, yarısı dolu şişelerin lavaboya dökülüp kanalizasyona akıtılmaması gibi görünse de aslında pintilik. Ne var, iki damla su dökülse? Görsen böyle, Al Gore gibi kurum kurum kuruluyor evin içinde. Lüzumsuzsa söndürüyor ampulleri teker teker. Dünyayı kurtaracak sanki.
Neyse, bu almış şişeyi doldurmuş. Dolaba koyup uyumuş.

Sabah 11.30 sularında uyandım. Yüzümü yıkadım, su içmek istedim. Dolabı açtım, elime yeşil bir Fruko gazoz şişesi aldım. Kapağı sıkıca kapatılmıştı. En sevmediğim şey.. Ne diye kapatırsınız şişelerin kapağını bilmiyorum. Nasılsa açılacak onlar. Uyku sersemliğinin de etkisiyle zar zor açtım şişeyi. Bardak aradım doldurup içmek için. Yoktu etrafta. Dolapları karıştırıp bardak bulmak fikri uykunun da etkisiyle çok saçma geldi. Üşendim. Şişeyi kafama diktim. Çenemden aşağıya damlayan suları, her yutkunuşumda boğazımın şişip inmesini hayal ediyordum. Hesapta kana kana su içecektim. Ama olmadı. Babaannemin su sanıp üzerini doldurduğu ve dolaba koyduğu şişe aslen bir Klorak şişesi imiş. Şu tuvalet temizlemekte kullanılan sodyum hipoklorik içerikli asidik sıvı. Düşünsenize, su diye Klorak koymuş dolaba. Ve ben bunu içtim. Lanet olsun ki onu içtim.
Sıvının gırtlağıma değdiği an bir kusma isteği geldi. Midem sanki yukarıya çekiliyordu. Gırtlağım alev almış gibiydi. Burnuma gelen Klorak kokusu beni kendime getirdi. Su sanıp içtiğim şey tuvalet temizlemekte kullanılan o iğrenç kokulu şeydi. İçtiğim ilk yudum mideme ulaştığında müthiş bir sancı hissettim. İki büklüm attım kendimi yere. Krize girmiş kuduzlar gibi ağzımdan garip sıvılar çıkarıyordum. Hırlayarak kusuyordum içtiğim Klorağı. Midem, dudaklarım, dilim herşey hissizleşmişti. Midemde kalan son Klorak damlası çıktığında ben yerde su diye sürünüyordum. Gırtlağım tarif edilemez bir biçimde yanıyordu.

Annem koşarak mutfağa girdi. Çığlık çığlığa 'noldu sana' diyordu. Yahu, sinirlendim şimdi bak yine, nasıl cevap vereyim ben sana annecim? Köpek gibi hırlıyorum orada, çölde kalmış Mecnun gibi arada 'su' diyorum, soru soracağına su versene bana. Vermedi. İnatla 'noldu' diyordu. Bana yardım edemeyeceğini anladığımda çok geçti. Gırtlağım her zamankinden daha fazla yandı, midemi kustum. Evet, midem önümde dans ediyordu. Yanılmışım, gözümün bir anlık kararması sonucu hayal görüyormuşum meğer. Gözüm açıldığında ayağa kalkacak enerjiyi toplamıştım. Annem hala soru soruyordu. Klorağı alıp dikmek geldi o an içimden. Ölmem için çabalıyordu sanki kadın. Bir yudum su vermedi.

Ayağa kalktığımda biraz sakinleşmiştim. Suyumu kendim içtim. Her yutkunuşumda gırtlağım yanıyordu. Annem elinde koca bir yoğurt tabağı ile yanıma geldi, 'ye bunu' dedi. Klorağın yanında iyi gidiyormuş yoğurt. Bir kaşık almayı denedim, kokusu kusmama yetti. Sürekli kusuyordum, nedensiz.

Apar topar giyinip hastaneye koştum. Midemi yıkayacağını söyledi görevli hemşire. Genç ve güzeldi. Sarı saçları alnına düşmüştü, gözüne çektiği kalem ve fındık burnu tam bir uyum içerisindeydi. Onu gelinlikler içinde hayal ettim. Aman Allahım, ne güzel olmuştu. Pembe panjurlu evimizde çocuklarımız ile kahvaltı yaptığımızı da hayal ettim. İki hamileliğin ardından kilo almıştı. Gözaltları kırışmış, yanakları sarkmıştı. Çok çirkin göründü gözüme. Evlenmekten vazgeçtim.

Doktorun karşısındaydım. Az önce midemi yıkamıştı. Gülümsüyordu. Kıllı elleri, kahverengi gözleri, ağarmaya başlayan saçları vardı. Damatlıklar içinde hayal ettim. Aman Allahım, ne yakışıklı olmuştu. Fakat bu düşünceyi hemen aklımdan atmam gerekti. Elalem görse ne derdi.

Mideme sokulan o iğrenç hortum odanın bir köşesine atılmıştı. Soluk borumun içinde hayal ettim. Aman Allahım, ne güzel görünüyordu. Fakat ilişkimiz başlamadan bitmeliydi. Çünkü farklı dünyaların varlıklarıydık.

Eve döndüm. Bir süre ateşler içinde yattım. Arada kustum. Fakat midem o güzel hortum tarafından özenle temizlenmişti. Endişe edilecek birşey yoktu.

Evet, ölümü yenmiştim. Klorağı yenmiştim artık! Efsaneydim. Ve efsaneler ölmezdi. Sadece şekil değiştirirdi. Kendimi şekil değiştirip kedi olmuş hayal ettim. Aman Allahım, ne sevimliydim.

Ölümü yenmiştim ulan, daha ne?