6 Kasım 2009 Cuma

10 Kasım'a kadar 1 milyon!

buna benzer isimlere sahip çeşitli facebook gruplarına davet ediliyorum birkaç gündür. üstelik tek kişi de değil, aynı gruba 12 kişi davet ediyor. neymiş? o.. çocuğu terörist apo'nun bile 10k hayranı varmış, atamızın niye yokmuş. ya çok büyük dert amına koyim. atamızın facebook'ta fanı yokmuş. kapatalım ülkeyi gidelim. ülkede siyasetin geldiği noktada apolitize olmak sığ, sorumsuz, düşünmekten aciz, boşbeleş olmakla bir tutuluyor. diyor ki adam; 'akçı mısın laikçi mi? cevap ver akçı mısın?' diyorsun; 'uğraştırma beni, git burdan' 20 tanesi toplanıp 'yobaz, hain, sorgulamaksız, götlek' deyu üzerine fırlıyor.

benim gördüğüm kadarıyla ülke 3 kesime ayrılmış. atam sen kalk ben yatamcılar, atam sen kalk ben yatamcı olmayıp yobaz olmakla suçlananlar ve bülent uygunlar. hal böyleyken neyi kime nasıl savunacaksın, inanın bilmiyorum. siyasi tartışmalar için deyimler sözlüğü çıksa yakında yok satar. zaten kullanılan kalıplar belli.

grup davetlerine siktir çektiğimde aptal tepkilerle karşılaşmış biri olarak söylüyorum, 10 Kasım'a kadar 1 milyon Atatürk fanı bulmak Atatürk'ü geri getirmeyecek. 11 Kasım'da tüm fanlar okullarında, iş yerlerinde, evlerinde hayatlarını nasıl devam ettireceklerini düşünüyor olacaklar. ve daha sonra 19 Mayıs için Atatürk'e 1 milyon fan kampanyasında tekrar bir araya gelecekler. gelsinler, lafım yok da, kendilerinden olmayanlara tepki vermesinler. açıkça söylemek gerekirse, ben bu isimde bir grupta olmaktan utanıyorum. az önce aylar önce yanlışlıkla olduğunu tahmin ettiğim bir biçimde DENİZ GEZMİŞ grubuna girmişim. utandım ve anında terkettim. severim Deniz'i, ama grubuna girmem. bunun sebebini bir psikoloğa soracam boş bir zamanda. göt kalkıklığı teşhisi koyarsa bozuşacam, takışacam ibneyle. 'oturduğun yerden para kazanıyosun lan münasebetsiz' diyecem.

***

aslında ben eskiden aktivisttim. zıt fikirlere müthiş sert yaklaşıp görüşlerini savunanlara 'la siktirin gidin ya la' derdim. çevrecilik, atatürkçülük, devrimcilik, mevrimcilik hepsini bi potada eritmiş ideal cumhuriyet erkeğiydim. daha sonra hevesimi kaybettim.

herkes kıskanır ya devlet yönetenleri, bakanları falan. acırım ben. bak mesela ben şu an yayılmış bunu yazıyorum, yarın sınavım olmasa sokaklarda arkadaşlarımla itlik peşinde olacaktım, bakan dediğiniz adamlar yok o protokol, yok bu davet, şu imza, bu mühür kafa patlatıyorlar. yav allah düşmanımın başına vermesin öyle mesleği. para cukka ediyorlar falan ama yemeye zamanları yok ki abi.. nasıl hırs yapmışsa herifler, versen dünyayı yiyecekler amına koyim. benim cebime 20 milyon mu girdi? gider sigara migara alırım, sinemaya giderim, kitap alırım. bir şekilde biter o para. herifin 2500 metrekare evi var, mecliste koşuşturmaktan evin içine girmişliği yoktur. e sikeyim ben öyle kudreti. neyse işte böyle böyle soğudum siyasetten politikadan boktan püsürden. varsın cenazeme güneş gözlüklü binlerce kişi gelip ağlamasın. 2500 metrekare evim de olmasın.

***

gündemde olan bitenlere dair fikirlerim var. onayladığım, onaylamadığım şeyler var ama bunları tartışmak benim için eziyet. ama galatasaray'ın orta sahadaki zenci ihtiyacını saatlerce tartışabilirim. zevk veriyor çünkü bu bana. asla çözülemeyecek sorunlar üzerinde saatlerce kafa patlatmaktansa transfer önerisi mailliyorum galatasaray'a. mantıklı bulurlarsa alıp getirirler belki.

fakaat, bu bakış açısı beraberinde 'ilkel öküz' sıfatını getiriyor bana. onlar ülkeyi ilgilendiren müthiş konular tartışıp beyin fırtınaları estirirken ben zenci orta saha düşünüyormuşum. hem onlar para kazanıyormuş, benim elime ne geçiyormuş. denyo muymuşum neymişim ya. siniredicisığdüşüncesizgündemdenkopukeşşeoğluymuşum.

ben bu görüşe katılmıyorum. futbolcular para kazanırken benim elime bir şey geçmiyormuş falan. yav o para kazanıyor dediğin futbolcular sırf ben eğleneyim diye tonlarca ter atıyorlar lan. maymuna dönüyor adamlar 90 dakika. şaftları kayıyor it. ben napıyorum? ağzımda sigara önümde çay 'ayağğın skeyim ayhan ayyağın' diyorum. üstelik beni eğlendirmek için karşılık beklemiyorlar. aldıkları para fazla olabilir ama tavuk mu yumurtadan çıkar sorusuna horozun verdiği cevabı veririm; 'ben sikerim gerisine karışmam'

10 Kasım'a kadar 1 milyon fan bulamazsanız Atatürk dünyaya rezil olur. 'heha hiç seveni yokmuş len' der gavurlar 5 çaylarını içerken. Atatürk'ün saygınlığı sizin elinizde. mutlaka olun 1 milyon kişi..

5 Kasım 2009 Perşembe

'cuz i know that i'm a gay fish

teoman'ın henüz cevaplanmayan bir sorusu var; 'nasıl oluyor, vakit bir türlü geçmezken günler hayatlar geçiyor?' diyordu teoman. uzun süredir bu sorunun üzerinde düşünüyorum ve bunun cevabını elimden geldiğince vermeye çalışacağım şimdi. cevabım şu; 'harbi lan, nasıl oluyo öyle?'

şu an saat 05.42. yarın çok önemli bir sınavım var. hakkında hiçbir şey bilmediğim derslerin sınavları benim için her zaman önemli olmuştur, bu da onlardan biri. yaklaşık bir aydır devam eden öğretim yılı boyunca dersin hocasının sıfatını görmüşlüğüm yok. öğretim yılı bir aydan fazladır devam ediyormuş bu arada, hesap ettim. yarın ne tip sorularla karşılaşacağımı bilmiyorum. ders notları çantamda. çantam şu an karşımda. ben de çantamın karşısındayım. nasreddin hoca durur mu, o da hepimizin karşısında. pazartesiden beri sıçtığım sınavlara bir yenisi eklenecek yarın. ikidir teselli ediliyorum, 'olm daha zor da olabilirdi' diyorlar. bilmediğim sorudan daha zor soru mu var itoğlit?

gelin şimdi yarınki sınava hazırlanış şeklimi inceleyelim;

dün saat 6'da sınavım olduğu için önceki gece uyumadım. sabahınan vurdum kafayı ve sınavdan 45 dakika önce uyandım. hızla sınava yetiştim ve aynı hızla sınavı bitirdim. yaklaşık 3 dakika sürdü ve tüm soruları doğru cevapladığıma eminim. iyi yaptığım şeyler elbette ki var.. sınav çıkışı eve döndüm, dönerken hayatımın götünü oldum ki bundan bahsetmiştim altta. evde annemin çorbası deyu kakalanan hazır çorbalarla kendime bir ziyafet çekip bilgisayarın başına oturdum. yarın önemli bir sınavım vardı..

yaklaşık 3 saat bilgisayar ile uğraştıktan sonra 2 saat boyunca bilgisayarla uğraştım. heroes izledim, claire karısına güzel diyenlere inat niki'ye hasta oldum. claire ne lan? allan yerdenbitmedüzkarısı. saat gece yarısını geçende, arkadaşlarım tarafından taciz edilmeye başladım. ''yarın sınav var çalışan nı?'' ''yarın sıçacaz olm'' ''sınava gel yarın'' taciz kaçılmazdı, ben de zevk almaya baktım. cevap vermedim hiçbirine. heroes'a devam ettim. heroes bitende, fm açıp oynadım. şampiyonlar şampiyonu oldum. torres son saniyede gol attı. boşuna almadık olm biz o adamı.. sarı ve çilli biraderim, 30 metreden gelişine iteledi çelskiye. drogba 'it's a fucking disgrace' dedi. ve sonra geldim bunların hepsini yazmaya başladım. allah belasını versin yazıyı bulanın. bok var buldun yazıyı. senin yüzünden hıncal uluç köşe yazarı oldu lan. göt adam.



yukarıda gördüğünüz şey adıyla sanıyla sıçtın mavisidir. az önce çektim. şimdi bir sigara yakacağım ve heroes'a devam edeceğim. yarın sınavım var.. götüne koyim sınavın. finalde toparlarım.

4 Kasım 2009 Çarşamba



afklaşkalşgaha. rivayete göre vakti evvel gavur kabilelerinin birinde yaşayan zibidinin teki duman yoluyla türk kabilelerine ahlaka mugayir şeyler göndermiş. buna sinirlenen türkler öyle çok ateş yakıp duman çıkarmışlar ki dinozorlar havasızlıktan ölmüş. o gün bu gündür hiçkimse türklere dil uzatmaya cüret edememiş..

200.000 kişi olum.. 200.000 lan. neredeyse yunanistan nüfusu. o değil fuck turkey grubundaki 900 kişiden 600'ü de türk ve sürekli küfür ediyorlar.
üçüncüyü bilmem ama dördüncü dünya savaşı internette çıkarsa gezegeni sikertiriz.



Football Manager kariyerim başarılarla dolu. Öyle ki; oyunun save dosyasını Barcelona yetkililerine mail olarak attım ve benden o kadar etkilendiler ki 'who the fuck are you?' diye bir cevap verdiler. Gelen mailin içeriğine takılmayın, alt metnini görün. Şeytan, ayrıntıda gizlidir. Keza Rıdvan Dilmen de öyle.. Mesajın alt metni şöyle diyor; sana o kadar kanımız kaynadı ki seninle yıllardır arkadaşmışız, can, ciğermişiz gibi cevap atıyoruz. Sana güvendik koçero, sevdik biz seni.

Fm kanıma o kadar işledi ki bazen paralel evrende bebenin biri tarafından kontrol edildiğimi düşünüyorum. Popmundo mudur ne halttır, aha o tarz bir oyunda yarattığı karaktermişim gibi oluyor. Fm'de Fernando Torres'i almak için çok fazla uğraştım, fakat Liverpool satmamakta diretti. Ben de çareyi Liverpool'a menajer olup Torres'i beleje kapatmakta buldum. Kesinlikle pişman değilim. Adam gibi izin vermeleri gerekirdi Torres'le görüşmeme. 15 dakika yalnız bırakmalılardı beni onunna.. Hah işte, bu yaptığımın aynısını paralel evrendeki bebe bana yapıyormuş gibi oluyor zaman zaman. Birileri mutlu olsun diye benim içime giriliyor, bana istemediğim şeyler yaptırılıyor, birileri mutlu olurken benim ağzıma sıçılıyor. Liverpool da Torres gittikten sonra ligde 12. oldu.. Bana da böyle yapılıyorsa bir gün paralel evrene gidip o çocuğu bulmak, iki çift laf etmek isterim. 'Genç adam' derim, 'yanlış senin bu yaptığın. Hilesiz hurdasız iş yapsana eşşoğlu.' Suratıma tip tip bakarsa çöğdürürüm ağzının üstüne ve kendi evrenime geri dönerim.

Bunların hepsi hayatımın kurgusal kısmı tabii. Bazen gerçek dünyada da yaşayabiliyorum. Yaşadığımı en çok Ekomar denen marketin kasiyeri hissettiriyor bana. Kasaya her girişimde uyuz gibi orasını burasını kaşıyıp suratıma bakmadan 'borcunuz şu kadar. bir an önce ödeyin de çıkın bu bakkaldan' diyor. 'Vay arkadaş ya' diyorum, 'fiş almayacam.' O da suratına bakmayan müşterilerden bıkmış tabii, hırsını garibandan çıkarıyor. Marketten çıkıyorum ben de karşı komşunun suratına bakmıyorum, o sinirleniyor bakkal Murat'ın suratına bakmıyor, ondan sonra aynı anda başlıyor dedikodu; 'insanlar çok iletişimsiiz. pis insanlar.' Çok garip şeyler var dünyada.

Şeytan dedik yukarda, bundan iki saat önce hayatımın götünü oldum. Sınavdan çıkmış eve doğru yürürken ıslıkınan Fear of the dark solosu atarken rejiden uyardılar; 'gece ıslık çalma lan şeytan gelir' dediler. Reji dediğim de benim arkadaş Serhat. 'Ne şeytanı lan akşam akşam. Saçma sapan şeylere takılıyosunuz, soğuğun skinde işi gücü yok ıslık çaldım diye yanıma inecek' dedim. Ve ekledim; 'hem şeytan kim amına koyim. Adamsa Miami'yi şampiyon yapsın' Reji bana dönerek uyardı; 'gelmiş işte olum, 10 saniyede tonla günaha girdin.' 'Hakkatten geldi lan' diye düşündüm, üstelik günaha soktu beni pezevenk. Neyse Çan eğrisi varmış zaten. En günahsız adam hayatının yuvarlak hesap %60'ını günahsız geçirmiş desen, benden %25 çıksa bi CC çıkarırım. Sonra ver elini büt. Az önce ıslıkla High Hopes'un solosunu atıyordum. Ve sanırım yine günaha girdim.. Her ıslığa geliyormuş bu arkadaş..

Tuna Kiremitçi bikaç haftadır bazı şeyleri bırakıyor ve bunları 300k tirajlı gazetede yazıyor. Yok roman yazmayı bıraktım, yok köşe yazmayı bırakacam, yok nicotinell sakız aldım sigarayı bırakacam. Labırak! Çık git. Şebnem Ferah'ın hayatının hatası olacak o adam, ben diyeyim.

Ercan Saatçi'yi de kovmuşlar. İç güveysiliğinden de istifa ederse ertesi gün limon satmaya başlar. Halbuki zamanında yayınlanan Türkstar yarışmasında jüri arkadaşı Deniz Seki ile birlikte yarışmacının tekine atar yapıyorlardı. 'Sen bennen böyle konuşaman' diyorlardı adama. Sonra biri oroyinden hapse girdi, biri kalitesiz destanı yazdı.. Büyük insanlardı gerçekten. Nasıl böyle bir şey yaptılar anlamadık..

Yarın önemli bir vizem var ve ben oturmuş bunu yazıyorum. Paralel evrenden beni kontrol eden it, iki gün go on holiday yap da başımın çaresine bakayım. Bak bu sana son uyarım. Bırak benim peşimi. Uğraşırım senle, başına bela olurum.. rahat vermem.. üstüne gelirim.. döverim..

Biterken şu çalıyordu;





Hey yavrum be..

2 Ağustos 2009 Pazar

Hayallerimi geri verin ulan!



Şu yukarıdaki adam büyük bir adam. Kendisi bu yaşımdan sonra futbola tekrar ilgi duymama ön ayak olmuş, yıllar önce bir şişe gazoz ve bir avuç çiğdem ile kahvehanelerde maç izleyip Galatasaray yenince sevinç içinde eve döndüğüm günleri bir nebze de olsa geri getirmiştir. Bittabii kendisinin bundan haberi yok. Bunu ona söylemedim çünkü. 10-15 yıl önce babam her pazar elimden tutar kahveye götürürdü beni maç izletmek için. Hagi'yi, Bülent'i, Suat'ı izlerdik beraber.. Daha sonra futbola olan ilgim azaldı ve giderek küle döndü. Fakat şu yukarıdaki adam o külleri tekrar harladı. Ne yazık ki babamın tekrar elimden tutmasını sağlayacak kadar kudretli biri değil kendisi.. Çocukluğuma dair en çok özlediğim şey babamdır benim. Siyahtı saçları.. Büyük gözlükleri vardı..

Ben büyüdüm sonra, babam ise yaşlandı. Yaşlanmaya devam ediyor, huysuz ve aksi bir adam olarak. Elime para tutuşturup 'git kendine gofret al hadi' deyip sevindirmiyor mesela beni. Cimri adam yav. Emekliliğine 3 ay kaldı artık, gün sayıyor. Geçen gün yanında çalışan arkadaşın yıllık iznini istemesi üzerine beni yanında çalışmak için zorladı. Üstelik bana maddi bir kazanç vadetmiyordu. 'Aşkolsun sana kapitalizm' dedim, 'dağ gibi babamı bile devirmişsin.' Biraz evde kös kös oturmaktan sıkıldığımdan, biraz babamın kati bir sesle işe başlamamı buyurmasından geçen pazartesi gidip işe başladım. 1 hafta çalışacaktım. Yıllık izin 1 haftaymış çünkü. Çalışan izninden döndüğünde ben tekrar evde kös kös oturabilecektim. Nitekim şu an oturuyorum.

İşyeri sıradan bir eczane. İlaçlar var, müşteriler var, bunlara ek olarak kotasız internet var ki bu işi kabul etmemde çok etkili oldu. Yapacağım iş basit aslında. Huzurevinin eczanelerle yaptığı anlaşma gereği huzurevinde yaşayan yaşlıların ilaca ihtiyacı olduğunda eczane aranıyor, eczane de onlara ilaç götürüyor. Benim yapmam gereken bu getir götür işiydi. İşin kötü yanı ise huzurevinin dünyanın bir ucunda olmasıydı. Amatör şehir planlamacılığı örneği.. Huzurevine en hızlı şekilde gidebilmem için babam bana miadını doldurmaya yakın bir motor tahsis etti. Hesapta motora binip hızlı bir şekilde gidip gidip geleceğim. Başta iyi bir fikir olduğunu düşünsem de motoru her durdurduğumda marşa basıp çalıştırmak için yaklaşık 8 dakika ve kovalar dolduracak ter harcadıktan sonra bunun hiç de iyi bir fikir olmadığına ikna oldum.

İğrenirim motor kullanmaktan. Motordan ziyade, motorlu taşıtlara garezim var. Ulaşımımı ayaklarımı kullanarak sağlamak taraftarıyım. Galatasaray taraftarıyım bir de. En son, bundan yaklaşık 10 yıl evvel, babamın Super 51 model mobiletini kullanmıştım. Kendisi şöyle bir şeydir;



Bu motordan feci bir biçimde düştükten sonra motor kullanmaya tövbe ettim. Heyhat, hayat tövbelerimizin gereğini yerine getirmemiz için bile imkan tanımıyor bazen.. Motor kullanmaktan daha fazla iğrendiğim bir şey varsa o da motor kullanırken bir tanıdığıma rastlamaktır. Yaşadığım çevrenin ortak kanısı motor üzerindeki gençlerin karı kız ayıklamak için motor kullandıkları yönünde olduğu için iğrenirim motordan. Gerçekten çok iğrenirim ama.. öyle böyle değil.

Eczanenin telefonu acı acı zırladı ve ilk görevim geldi. Motora binip yokuş aşağı saldım kendimi, huzurevine doğru.. Huzurevi berbat bir mekan. En genci 70 yaşında olan insanların barındığı bir yer. Yüzleri hiç gülmüyor o insanların. Çok az konuşuyorlar. Ve mutsuzlukları yüzlerinden okunuyor. Bana kalırsa yetiştirdikleri evlatlardan utanıyorlar. Öyle ya, ilaçlarını bile hiç tanımadıkları kişiler getiriyor onlara. İğrenç bezlerini yıkadıkları, yemeyip yedirdikleri evlatları değil de, yüzlerini ilk defa gördükleri insanlar ilgileniyor onların sağlığıyla. Ve ben, kendimi en çok onlara güzel bir söz söylediğimde bana attıkları mutlu bakışları gördüğümde seviyorum. Sonra ben gidiyorum, sönüyor gözleri.

Benim babam veya annem onlar gibi olmayacak. Benim çocuklarım onlara benzemeyecek. Baba parası veya vücut güzelliğiyle paranın ve şöhretin gözüne vuran insanlardan nefret ederiz, dünyanın adaletine söveriz ya..
Ben, her gün kendimden bir kez daha nefret ediyorum.

5 günlük çalışma maceramın en trajik anı motorum ile hız sınırlarını zorlarken ilk sevgilim ile göz göze gelme anımdı. Şehrin en ıssız mahallesinde, sırf rüzgar yiyip serinlemek için bağırttırırken motoru, onu gördüm. Uzunca arkamdan baktı.. Görmeyeli çok güzel olmuş. Onsuz yaşayamayacağıma kendimi inandırdığım, onsuz her şeyin eksik olacağını sandığım ilk sevgilim, genç ve güzel bir kadın olmuş.

6 yıldır onsuz yaşıyorum, 6 yıldır eksiksiz..

Bu bir hafta bana iki şey öğretti;

1. İlk sevgililer, son kez görüldüğünde bile insanın midesini ters döndürebilecek kadar işliyor kana.
2. Huzurevi sakinleri, ilk sevgililerini çoktan unutmuş.

Her gün bir kez uğruyorum artık oraya. İhale oynuyorum yaşlı arkadaşlarımla. Vuruyorum kafalarına kozları, asları.. Ben vurdukça gülümsüyorlar. 50 yıl önce benim konumumdaydılar. Ve ben, 50 yıl sonra onların konumunda olmamak için dua ediyorum.


''All in all you're just another brick in the wall.''

12 Haziran 2009 Cuma

ay heyt ev taşımak

ay veri hate ev taşımak.

7 Mayıs 2009 Perşembe

karga!

bu blogger denen nanenin türkçe çevirisini kim yapmış ki?

Bu kayda yönelik etiketler:
ör. scooter’lar, tatil, sonbahar


şöyle bir şey var. scooter denen alete çoğul eki getirirken niye kesme kullanılmış? çok kafama takıldı bu soru. ahmet veya mehmet olsa amenna, ama scootera kesme işareti neden?
neyse mevzu o değil. geçen gün verilen çeviri ödevini yapmadığım için sınıftaki kızların birinin paçasına yapışıp yaptığı çeviriyi benimle paylaşmasını rica ettim. bu şahane teklifi reddetti fakat ben yılmazdım, yıldırılamazdım. çok güzelsin, sevgilin de çok tatlı, saçın ipek gibi rererö diyerek ödevi kaptığım gibi suç mahalini terkettim. okşanmış egosuyla mutlu bir gelecek onu bekliyordu.. gel gör ki kız gerizekalıymış. metni neresinden anlayıp neresiyle çevirdiyse (lafı kızın götüne getirmeye çalışıyorum) bir sürü hata vardı. şekilci bir ibne gibi gerine gerine çevrilmiş metni sınıfa okurken farkettim bunu. ne okuduğumu kendim bile anlamıyordum. hocanın ve sınıf arkadaşlarımın aşağılayıcı bakışları arasında kürsüden indim ve başım eğik selamladım yorgun yıllarımı. ben bu hallere düşecek adam değildim. bu kadar abuk çevrilmiş bir metnin benim dehamla bağdaşmadığını farkeden hocam bana çeviriyi kimden çaldığımı sordu. hiç çekinmeden söyledim. söyledim ki utansın gerizekalı. öyle çeviri mi yapılır lan. ama yine suçlu ben oldum. neymiş, ödev çalmışım, kendi beynim yok muymuş, vay efendim bu yaptığım hırsızlıkmış, ahlaksızlıkmış, tiriviriymiş.

bu talihsiz olay neticesinde saçının keline kurban olduğum hocacığım bana kötü davranmaya başladı. fakat hoca yüreği daha fazla dayanamadı, bugün bitti bu yüzyıllık dargınlık. buzlarımız eridi, omuz omuza düşman çatlattık.
sınıfta bir şey tartışılırken konu kargalara geldi. kargalar çok uzun yaşıyorlarmış. hocacdığım da bana dönerek 'karga kadar ömrün yok len' dedi. kahrolası kızlar bu acımasız mizahı şuh kahkahalarınan karşılarken ruhum çoktan vücudumu terkeylemiş, kah sokrat'a parmak atar, kah aristo'ya çelme takar olmuştu.

şimdi olay şu, neymiş benim karga kadar ömrüm yokmuş. peki bu ırzını sktiğimin kargası taşaklarını yaya yaya oradan oraya uçarken, özgürce gak guk ederken ben niye bu sınıfta vasat esprilere kahkaha atan kızlara, yığın yığın ödevlere, uykusuz günlere katlanmak zorundaydım lan? reva mıydı bu? neymiş, allah bize beyin vermişmiş, garga denen mahlukta bu yokmuşmuş, insan yaratılmışların en mikemmeliymiş. mikkeyim öyle mikemmeliyeti. ne vardı lan o şerefsiz garga gibi olaydım? ve kesinlikle bir karganın 'şu insanlara imreniyorum doğrusu. keşke benim de beynim olsaydı da sikim sokum şeyler için kafa patlatıp hayatı kendime zindan etseydim' diye düşündüğüne ihtimal vermiyorum. ondan sonra avunsun ibne insanoğlu.. en mükemmeliymiş. de siktir.

bugünki düşünsel aktivitem bununla sınırlı kalmadı elbette. düşük bel pantolon giyip her oturuş/kalkışında göbek deliği hizasına çekiştiren kızların iç dünyalarını düşündüm. salak mıydı lan bunlar? madem götüm açılmasın istiyosun giyme o zaman düşük belli pandolon.

frank sinatra'nın strangers in the night şarkısını zorla da olsa bulup geniş mp3 arşivime sokuşturdum. loopa aldım, dinliyorum. loop denen meretin ne anlama geldiğini bilmiyorum ama repeat gibi bir şey olabileceğini düşünüyorum. okumuştum birkaç yerde, loopa aldım falan diyorlardı.
söyleyeceklerim bu kadardı. git şimdi.