5 Kasım 2009 Perşembe

'cuz i know that i'm a gay fish

teoman'ın henüz cevaplanmayan bir sorusu var; 'nasıl oluyor, vakit bir türlü geçmezken günler hayatlar geçiyor?' diyordu teoman. uzun süredir bu sorunun üzerinde düşünüyorum ve bunun cevabını elimden geldiğince vermeye çalışacağım şimdi. cevabım şu; 'harbi lan, nasıl oluyo öyle?'

şu an saat 05.42. yarın çok önemli bir sınavım var. hakkında hiçbir şey bilmediğim derslerin sınavları benim için her zaman önemli olmuştur, bu da onlardan biri. yaklaşık bir aydır devam eden öğretim yılı boyunca dersin hocasının sıfatını görmüşlüğüm yok. öğretim yılı bir aydan fazladır devam ediyormuş bu arada, hesap ettim. yarın ne tip sorularla karşılaşacağımı bilmiyorum. ders notları çantamda. çantam şu an karşımda. ben de çantamın karşısındayım. nasreddin hoca durur mu, o da hepimizin karşısında. pazartesiden beri sıçtığım sınavlara bir yenisi eklenecek yarın. ikidir teselli ediliyorum, 'olm daha zor da olabilirdi' diyorlar. bilmediğim sorudan daha zor soru mu var itoğlit?

gelin şimdi yarınki sınava hazırlanış şeklimi inceleyelim;

dün saat 6'da sınavım olduğu için önceki gece uyumadım. sabahınan vurdum kafayı ve sınavdan 45 dakika önce uyandım. hızla sınava yetiştim ve aynı hızla sınavı bitirdim. yaklaşık 3 dakika sürdü ve tüm soruları doğru cevapladığıma eminim. iyi yaptığım şeyler elbette ki var.. sınav çıkışı eve döndüm, dönerken hayatımın götünü oldum ki bundan bahsetmiştim altta. evde annemin çorbası deyu kakalanan hazır çorbalarla kendime bir ziyafet çekip bilgisayarın başına oturdum. yarın önemli bir sınavım vardı..

yaklaşık 3 saat bilgisayar ile uğraştıktan sonra 2 saat boyunca bilgisayarla uğraştım. heroes izledim, claire karısına güzel diyenlere inat niki'ye hasta oldum. claire ne lan? allan yerdenbitmedüzkarısı. saat gece yarısını geçende, arkadaşlarım tarafından taciz edilmeye başladım. ''yarın sınav var çalışan nı?'' ''yarın sıçacaz olm'' ''sınava gel yarın'' taciz kaçılmazdı, ben de zevk almaya baktım. cevap vermedim hiçbirine. heroes'a devam ettim. heroes bitende, fm açıp oynadım. şampiyonlar şampiyonu oldum. torres son saniyede gol attı. boşuna almadık olm biz o adamı.. sarı ve çilli biraderim, 30 metreden gelişine iteledi çelskiye. drogba 'it's a fucking disgrace' dedi. ve sonra geldim bunların hepsini yazmaya başladım. allah belasını versin yazıyı bulanın. bok var buldun yazıyı. senin yüzünden hıncal uluç köşe yazarı oldu lan. göt adam.



yukarıda gördüğünüz şey adıyla sanıyla sıçtın mavisidir. az önce çektim. şimdi bir sigara yakacağım ve heroes'a devam edeceğim. yarın sınavım var.. götüne koyim sınavın. finalde toparlarım.

4 Kasım 2009 Çarşamba



afklaşkalşgaha. rivayete göre vakti evvel gavur kabilelerinin birinde yaşayan zibidinin teki duman yoluyla türk kabilelerine ahlaka mugayir şeyler göndermiş. buna sinirlenen türkler öyle çok ateş yakıp duman çıkarmışlar ki dinozorlar havasızlıktan ölmüş. o gün bu gündür hiçkimse türklere dil uzatmaya cüret edememiş..

200.000 kişi olum.. 200.000 lan. neredeyse yunanistan nüfusu. o değil fuck turkey grubundaki 900 kişiden 600'ü de türk ve sürekli küfür ediyorlar.
üçüncüyü bilmem ama dördüncü dünya savaşı internette çıkarsa gezegeni sikertiriz.



Football Manager kariyerim başarılarla dolu. Öyle ki; oyunun save dosyasını Barcelona yetkililerine mail olarak attım ve benden o kadar etkilendiler ki 'who the fuck are you?' diye bir cevap verdiler. Gelen mailin içeriğine takılmayın, alt metnini görün. Şeytan, ayrıntıda gizlidir. Keza Rıdvan Dilmen de öyle.. Mesajın alt metni şöyle diyor; sana o kadar kanımız kaynadı ki seninle yıllardır arkadaşmışız, can, ciğermişiz gibi cevap atıyoruz. Sana güvendik koçero, sevdik biz seni.

Fm kanıma o kadar işledi ki bazen paralel evrende bebenin biri tarafından kontrol edildiğimi düşünüyorum. Popmundo mudur ne halttır, aha o tarz bir oyunda yarattığı karaktermişim gibi oluyor. Fm'de Fernando Torres'i almak için çok fazla uğraştım, fakat Liverpool satmamakta diretti. Ben de çareyi Liverpool'a menajer olup Torres'i beleje kapatmakta buldum. Kesinlikle pişman değilim. Adam gibi izin vermeleri gerekirdi Torres'le görüşmeme. 15 dakika yalnız bırakmalılardı beni onunna.. Hah işte, bu yaptığımın aynısını paralel evrendeki bebe bana yapıyormuş gibi oluyor zaman zaman. Birileri mutlu olsun diye benim içime giriliyor, bana istemediğim şeyler yaptırılıyor, birileri mutlu olurken benim ağzıma sıçılıyor. Liverpool da Torres gittikten sonra ligde 12. oldu.. Bana da böyle yapılıyorsa bir gün paralel evrene gidip o çocuğu bulmak, iki çift laf etmek isterim. 'Genç adam' derim, 'yanlış senin bu yaptığın. Hilesiz hurdasız iş yapsana eşşoğlu.' Suratıma tip tip bakarsa çöğdürürüm ağzının üstüne ve kendi evrenime geri dönerim.

Bunların hepsi hayatımın kurgusal kısmı tabii. Bazen gerçek dünyada da yaşayabiliyorum. Yaşadığımı en çok Ekomar denen marketin kasiyeri hissettiriyor bana. Kasaya her girişimde uyuz gibi orasını burasını kaşıyıp suratıma bakmadan 'borcunuz şu kadar. bir an önce ödeyin de çıkın bu bakkaldan' diyor. 'Vay arkadaş ya' diyorum, 'fiş almayacam.' O da suratına bakmayan müşterilerden bıkmış tabii, hırsını garibandan çıkarıyor. Marketten çıkıyorum ben de karşı komşunun suratına bakmıyorum, o sinirleniyor bakkal Murat'ın suratına bakmıyor, ondan sonra aynı anda başlıyor dedikodu; 'insanlar çok iletişimsiiz. pis insanlar.' Çok garip şeyler var dünyada.

Şeytan dedik yukarda, bundan iki saat önce hayatımın götünü oldum. Sınavdan çıkmış eve doğru yürürken ıslıkınan Fear of the dark solosu atarken rejiden uyardılar; 'gece ıslık çalma lan şeytan gelir' dediler. Reji dediğim de benim arkadaş Serhat. 'Ne şeytanı lan akşam akşam. Saçma sapan şeylere takılıyosunuz, soğuğun skinde işi gücü yok ıslık çaldım diye yanıma inecek' dedim. Ve ekledim; 'hem şeytan kim amına koyim. Adamsa Miami'yi şampiyon yapsın' Reji bana dönerek uyardı; 'gelmiş işte olum, 10 saniyede tonla günaha girdin.' 'Hakkatten geldi lan' diye düşündüm, üstelik günaha soktu beni pezevenk. Neyse Çan eğrisi varmış zaten. En günahsız adam hayatının yuvarlak hesap %60'ını günahsız geçirmiş desen, benden %25 çıksa bi CC çıkarırım. Sonra ver elini büt. Az önce ıslıkla High Hopes'un solosunu atıyordum. Ve sanırım yine günaha girdim.. Her ıslığa geliyormuş bu arkadaş..

Tuna Kiremitçi bikaç haftadır bazı şeyleri bırakıyor ve bunları 300k tirajlı gazetede yazıyor. Yok roman yazmayı bıraktım, yok köşe yazmayı bırakacam, yok nicotinell sakız aldım sigarayı bırakacam. Labırak! Çık git. Şebnem Ferah'ın hayatının hatası olacak o adam, ben diyeyim.

Ercan Saatçi'yi de kovmuşlar. İç güveysiliğinden de istifa ederse ertesi gün limon satmaya başlar. Halbuki zamanında yayınlanan Türkstar yarışmasında jüri arkadaşı Deniz Seki ile birlikte yarışmacının tekine atar yapıyorlardı. 'Sen bennen böyle konuşaman' diyorlardı adama. Sonra biri oroyinden hapse girdi, biri kalitesiz destanı yazdı.. Büyük insanlardı gerçekten. Nasıl böyle bir şey yaptılar anlamadık..

Yarın önemli bir vizem var ve ben oturmuş bunu yazıyorum. Paralel evrenden beni kontrol eden it, iki gün go on holiday yap da başımın çaresine bakayım. Bak bu sana son uyarım. Bırak benim peşimi. Uğraşırım senle, başına bela olurum.. rahat vermem.. üstüne gelirim.. döverim..

Biterken şu çalıyordu;





Hey yavrum be..

2 Ağustos 2009 Pazar

Hayallerimi geri verin ulan!



Şu yukarıdaki adam büyük bir adam. Kendisi bu yaşımdan sonra futbola tekrar ilgi duymama ön ayak olmuş, yıllar önce bir şişe gazoz ve bir avuç çiğdem ile kahvehanelerde maç izleyip Galatasaray yenince sevinç içinde eve döndüğüm günleri bir nebze de olsa geri getirmiştir. Bittabii kendisinin bundan haberi yok. Bunu ona söylemedim çünkü. 10-15 yıl önce babam her pazar elimden tutar kahveye götürürdü beni maç izletmek için. Hagi'yi, Bülent'i, Suat'ı izlerdik beraber.. Daha sonra futbola olan ilgim azaldı ve giderek küle döndü. Fakat şu yukarıdaki adam o külleri tekrar harladı. Ne yazık ki babamın tekrar elimden tutmasını sağlayacak kadar kudretli biri değil kendisi.. Çocukluğuma dair en çok özlediğim şey babamdır benim. Siyahtı saçları.. Büyük gözlükleri vardı..

Ben büyüdüm sonra, babam ise yaşlandı. Yaşlanmaya devam ediyor, huysuz ve aksi bir adam olarak. Elime para tutuşturup 'git kendine gofret al hadi' deyip sevindirmiyor mesela beni. Cimri adam yav. Emekliliğine 3 ay kaldı artık, gün sayıyor. Geçen gün yanında çalışan arkadaşın yıllık iznini istemesi üzerine beni yanında çalışmak için zorladı. Üstelik bana maddi bir kazanç vadetmiyordu. 'Aşkolsun sana kapitalizm' dedim, 'dağ gibi babamı bile devirmişsin.' Biraz evde kös kös oturmaktan sıkıldığımdan, biraz babamın kati bir sesle işe başlamamı buyurmasından geçen pazartesi gidip işe başladım. 1 hafta çalışacaktım. Yıllık izin 1 haftaymış çünkü. Çalışan izninden döndüğünde ben tekrar evde kös kös oturabilecektim. Nitekim şu an oturuyorum.

İşyeri sıradan bir eczane. İlaçlar var, müşteriler var, bunlara ek olarak kotasız internet var ki bu işi kabul etmemde çok etkili oldu. Yapacağım iş basit aslında. Huzurevinin eczanelerle yaptığı anlaşma gereği huzurevinde yaşayan yaşlıların ilaca ihtiyacı olduğunda eczane aranıyor, eczane de onlara ilaç götürüyor. Benim yapmam gereken bu getir götür işiydi. İşin kötü yanı ise huzurevinin dünyanın bir ucunda olmasıydı. Amatör şehir planlamacılığı örneği.. Huzurevine en hızlı şekilde gidebilmem için babam bana miadını doldurmaya yakın bir motor tahsis etti. Hesapta motora binip hızlı bir şekilde gidip gidip geleceğim. Başta iyi bir fikir olduğunu düşünsem de motoru her durdurduğumda marşa basıp çalıştırmak için yaklaşık 8 dakika ve kovalar dolduracak ter harcadıktan sonra bunun hiç de iyi bir fikir olmadığına ikna oldum.

İğrenirim motor kullanmaktan. Motordan ziyade, motorlu taşıtlara garezim var. Ulaşımımı ayaklarımı kullanarak sağlamak taraftarıyım. Galatasaray taraftarıyım bir de. En son, bundan yaklaşık 10 yıl evvel, babamın Super 51 model mobiletini kullanmıştım. Kendisi şöyle bir şeydir;



Bu motordan feci bir biçimde düştükten sonra motor kullanmaya tövbe ettim. Heyhat, hayat tövbelerimizin gereğini yerine getirmemiz için bile imkan tanımıyor bazen.. Motor kullanmaktan daha fazla iğrendiğim bir şey varsa o da motor kullanırken bir tanıdığıma rastlamaktır. Yaşadığım çevrenin ortak kanısı motor üzerindeki gençlerin karı kız ayıklamak için motor kullandıkları yönünde olduğu için iğrenirim motordan. Gerçekten çok iğrenirim ama.. öyle böyle değil.

Eczanenin telefonu acı acı zırladı ve ilk görevim geldi. Motora binip yokuş aşağı saldım kendimi, huzurevine doğru.. Huzurevi berbat bir mekan. En genci 70 yaşında olan insanların barındığı bir yer. Yüzleri hiç gülmüyor o insanların. Çok az konuşuyorlar. Ve mutsuzlukları yüzlerinden okunuyor. Bana kalırsa yetiştirdikleri evlatlardan utanıyorlar. Öyle ya, ilaçlarını bile hiç tanımadıkları kişiler getiriyor onlara. İğrenç bezlerini yıkadıkları, yemeyip yedirdikleri evlatları değil de, yüzlerini ilk defa gördükleri insanlar ilgileniyor onların sağlığıyla. Ve ben, kendimi en çok onlara güzel bir söz söylediğimde bana attıkları mutlu bakışları gördüğümde seviyorum. Sonra ben gidiyorum, sönüyor gözleri.

Benim babam veya annem onlar gibi olmayacak. Benim çocuklarım onlara benzemeyecek. Baba parası veya vücut güzelliğiyle paranın ve şöhretin gözüne vuran insanlardan nefret ederiz, dünyanın adaletine söveriz ya..
Ben, her gün kendimden bir kez daha nefret ediyorum.

5 günlük çalışma maceramın en trajik anı motorum ile hız sınırlarını zorlarken ilk sevgilim ile göz göze gelme anımdı. Şehrin en ıssız mahallesinde, sırf rüzgar yiyip serinlemek için bağırttırırken motoru, onu gördüm. Uzunca arkamdan baktı.. Görmeyeli çok güzel olmuş. Onsuz yaşayamayacağıma kendimi inandırdığım, onsuz her şeyin eksik olacağını sandığım ilk sevgilim, genç ve güzel bir kadın olmuş.

6 yıldır onsuz yaşıyorum, 6 yıldır eksiksiz..

Bu bir hafta bana iki şey öğretti;

1. İlk sevgililer, son kez görüldüğünde bile insanın midesini ters döndürebilecek kadar işliyor kana.
2. Huzurevi sakinleri, ilk sevgililerini çoktan unutmuş.

Her gün bir kez uğruyorum artık oraya. İhale oynuyorum yaşlı arkadaşlarımla. Vuruyorum kafalarına kozları, asları.. Ben vurdukça gülümsüyorlar. 50 yıl önce benim konumumdaydılar. Ve ben, 50 yıl sonra onların konumunda olmamak için dua ediyorum.


''All in all you're just another brick in the wall.''

12 Haziran 2009 Cuma

ay heyt ev taşımak

ay veri hate ev taşımak.

7 Mayıs 2009 Perşembe

karga!

bu blogger denen nanenin türkçe çevirisini kim yapmış ki?

Bu kayda yönelik etiketler:
ör. scooter’lar, tatil, sonbahar


şöyle bir şey var. scooter denen alete çoğul eki getirirken niye kesme kullanılmış? çok kafama takıldı bu soru. ahmet veya mehmet olsa amenna, ama scootera kesme işareti neden?
neyse mevzu o değil. geçen gün verilen çeviri ödevini yapmadığım için sınıftaki kızların birinin paçasına yapışıp yaptığı çeviriyi benimle paylaşmasını rica ettim. bu şahane teklifi reddetti fakat ben yılmazdım, yıldırılamazdım. çok güzelsin, sevgilin de çok tatlı, saçın ipek gibi rererö diyerek ödevi kaptığım gibi suç mahalini terkettim. okşanmış egosuyla mutlu bir gelecek onu bekliyordu.. gel gör ki kız gerizekalıymış. metni neresinden anlayıp neresiyle çevirdiyse (lafı kızın götüne getirmeye çalışıyorum) bir sürü hata vardı. şekilci bir ibne gibi gerine gerine çevrilmiş metni sınıfa okurken farkettim bunu. ne okuduğumu kendim bile anlamıyordum. hocanın ve sınıf arkadaşlarımın aşağılayıcı bakışları arasında kürsüden indim ve başım eğik selamladım yorgun yıllarımı. ben bu hallere düşecek adam değildim. bu kadar abuk çevrilmiş bir metnin benim dehamla bağdaşmadığını farkeden hocam bana çeviriyi kimden çaldığımı sordu. hiç çekinmeden söyledim. söyledim ki utansın gerizekalı. öyle çeviri mi yapılır lan. ama yine suçlu ben oldum. neymiş, ödev çalmışım, kendi beynim yok muymuş, vay efendim bu yaptığım hırsızlıkmış, ahlaksızlıkmış, tiriviriymiş.

bu talihsiz olay neticesinde saçının keline kurban olduğum hocacığım bana kötü davranmaya başladı. fakat hoca yüreği daha fazla dayanamadı, bugün bitti bu yüzyıllık dargınlık. buzlarımız eridi, omuz omuza düşman çatlattık.
sınıfta bir şey tartışılırken konu kargalara geldi. kargalar çok uzun yaşıyorlarmış. hocacdığım da bana dönerek 'karga kadar ömrün yok len' dedi. kahrolası kızlar bu acımasız mizahı şuh kahkahalarınan karşılarken ruhum çoktan vücudumu terkeylemiş, kah sokrat'a parmak atar, kah aristo'ya çelme takar olmuştu.

şimdi olay şu, neymiş benim karga kadar ömrüm yokmuş. peki bu ırzını sktiğimin kargası taşaklarını yaya yaya oradan oraya uçarken, özgürce gak guk ederken ben niye bu sınıfta vasat esprilere kahkaha atan kızlara, yığın yığın ödevlere, uykusuz günlere katlanmak zorundaydım lan? reva mıydı bu? neymiş, allah bize beyin vermişmiş, garga denen mahlukta bu yokmuşmuş, insan yaratılmışların en mikemmeliymiş. mikkeyim öyle mikemmeliyeti. ne vardı lan o şerefsiz garga gibi olaydım? ve kesinlikle bir karganın 'şu insanlara imreniyorum doğrusu. keşke benim de beynim olsaydı da sikim sokum şeyler için kafa patlatıp hayatı kendime zindan etseydim' diye düşündüğüne ihtimal vermiyorum. ondan sonra avunsun ibne insanoğlu.. en mükemmeliymiş. de siktir.

bugünki düşünsel aktivitem bununla sınırlı kalmadı elbette. düşük bel pantolon giyip her oturuş/kalkışında göbek deliği hizasına çekiştiren kızların iç dünyalarını düşündüm. salak mıydı lan bunlar? madem götüm açılmasın istiyosun giyme o zaman düşük belli pandolon.

frank sinatra'nın strangers in the night şarkısını zorla da olsa bulup geniş mp3 arşivime sokuşturdum. loopa aldım, dinliyorum. loop denen meretin ne anlama geldiğini bilmiyorum ama repeat gibi bir şey olabileceğini düşünüyorum. okumuştum birkaç yerde, loopa aldım falan diyorlardı.
söyleyeceklerim bu kadardı. git şimdi.

23 Nisan 2009 Perşembe

kıyamete bir kala

Dünya tarihi günlerinden birini yaşıyordu. Nereden çıktığı belirlenemeyen büyük kafalı, yeşil bir suret o sırada açık olan tüm bilgisayar, televizyon ekranlarında ve buzdolabı kapaklarında belirmiş Dünya’nın 5 saat içinde yok olacağını söylemişti. Yeryüzünde bugüne değin yaşanmamış bir kaos hakimdi. İnsanlar ne yapacaklarını bilemez halde oradan oraya koşuşturuyor, çığlıklar atıyor, gözyaşı döküyordu. Halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde sebebi saptanamayan bir susuzluk başlamıştı. Birkaç saat içinde tükenen su stoğunun nedenini araştırmaya üşenen bilim adamları son saatlerini eşlerine dostlarına ayırmayı uygun görmüşlerdi. İbadethaneler insan akınına uğramıştı. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan insanlar nedense son saatlerini tanrılarına ibadet etmeye, merhamet dilemeye harcıyordu. Yaşanan kaos piyasaları da etkilemişti. Büyük küçük demeden tüm yatırımcılar ellerinde borsaya dair ne varsa yırtmış, teletextlerini kapatmış boş gözlerle etrafa bakıyordu.


Ankara, bir gecekondu, kıyamete 4 saat…

- şimdi bize ne olacak Ekrem?
- bilmiyorum Hatice… yaşadık, süründük, ölüyoruz…
- belki bizim için böylesi daha hayırlıdır ha? şu halimize baksana. akşam ne yiyeceğimizi düşünerek geçti ömrümüz. sahiden, ne yaşadık biz bugüne kadar?
- ne yaşayacağımızı düşünmekle o kadar meşguldüm ki yaşadığımın farkına varamamışım. her şeyden, her zaman şikayet ettin, ölsem de kurtulsam dedin, buyur işte, ölüyorsun…

İstanbul, bir tekne, kıyamete 3.5 saat…

- ömrüm boyunca para kazanmak için uğraştım. sadece biraz daha parayı düşledim, onun için çalıştım, bu hırsım yüzünden iki kez boşandım. ilk karımın benimle param için evlendiğini düşünüyordum, ona bunun doğru olup olmadığını sorduğumda doğru olduğunu, yoksa benim gibi bir meymenetsizle ne işi olacağını söyledi. benden 20 yaş küçük olduğunu ama olgun erkeklerden hoşlandığını söylediğinde anlamalıydım aslında bazı şeyleri. neyse ki en azından dürüsttü. boşandım ondan, kuruş nafaka ödemeyeceğimi söylediğimde yüzünün aldığı şekli görmeliydiniz. ben de görmedim, o sırada çok pahalı puromdan derin bir nefes çekmiş, gökdelenimin en üst katından İstanbul’a karşı tüttürüyordum. ama siz görseydiniz iyi olurdu… merak ediyorum çünkü. ikinci karım ilkine oranla biraz daha yaşlıydı. ama netice itibariyle zengin bir ailenin hiç evlenmemiş kızıydı, babasının kasası ağzına kadar para doluydu. zifaf gecesinde beni parçalamaya yeltenince kestim ilişimi. ertesi gün boşandım. burada bir noktaya değinmek istiyorum. Türkiye’ye ilk en erken boşanmayı getiren Hande Ataizi değil, benim. kayıtlara geçmedi ama işin aslı budur. size ömrümü nasıl tükettiğimi anlatayım; üniversiteden mezun oldum, babamın şirketinde işe başladım, sonra babam vefat etti, işin başına ben geçtim, işleri büyüttüm. Japon şirketleriyle ortaklık kurdum. onların da canına minnet zaten. herifler başka firmalarla ortaklık kurmak için şirket açıyorlar. Allahın delileri… işlerim sürekli büyüyordu, adeta durdurulamıyordum, ismim bazı işadamları arasında ‘terminatör’e çıkmıştı. sonra bir de baktım ki 70 yaşına gelmişim. attığım en içten kahkahanın bir iş yemeğinde müşteriyi etkilemek için yaptığı salak bir espriye atıldığını fark ettim. az önce bilgisayarımda solitaire oynarken monitörde yeşil bir şey belirdi ve insanlığın sonunun geldiğini söyledi… biliyor musunuz aslında benim sonum parayı tanıdığım gün gelmişti…


İskenderun, bir kahvehane, kıyamete 3 saat…

- ulan arkadaş bu adamlara öleceksiniz dediler, hepsi koyverdi çığlığı. bir de alayı hayatını ne boktan harcadığından dem vuruyor, delirtiyor beni. zengini mutlu olamadım diyor, fakiri param olmadı diyor. ölürayak konuşulacak şey mi lan bunlar?
- Ahmet sussana Allah aşkına… güneş batmadan ölecez lan. ömrün boyunca nah şu sandalyede oturdun kah ülkeyi kurtardın, kah dünyayı kurtardın şimdi de insanlık onurunun peşindesin. bir uzaklaş arkadaş… git ulan!
- yalan mı lan? Elime imkan mı verdiler de gideyim sesleneyim halka, burada size dil dökeceğime gider televizyonda konuşurdum. hem ne o öyle sulu zırtlak ağlamalar, sızlamalar. gidin sevdiğinizi kucaklayın, küs olduklarınızla barışın ne bileyim banji jamping yapın.
- Ahmet biraz daha konuşursan tadına doyamayacağın leziz bir dayak yiyeceksin…
- ben ölmek diyorum sen dayak diyorsun ya… dövsen nolur olm? ne geçer eline?
- senin eşin dostun yok mu Ahmet? gidip onlarla vedalaşsana…
- ıhmm… yok. ömrüm bu kahvede geçti abi, ne bir kadın yüzü gördüm, ne bir kadın elledim böyle dolu dolu ama etine dolgun, ne bir kad…
- lan sus!
- ühühh… çok yalnızım Fikri abi…
- ağlama len, gel sarıl bana.
- peki elleyebilir miyim?
- höst!
- son bir espri yapayım mı?
- yap…
- vicdanı diye bi karı bulsaydın keşke kendine… ölünce ruhun özgür olacak ya, fikri hür, vicdanı hür olurdu... ah, tamam vurma… vurma bak karşılık veririm.

İstanbul, Beykoz, 1978…

- çok ilginç… normal doğumlarda önce çocuğun kafası, sonra ayakları çıkardı. ama bu çocuğun önce ayakları geldi…
- doktor bey bu çocuğun kafası rahimde kalmış!
- lan!

üç saat sonra…

- bir talihsizlik oldu ama çok şükür oğlunuz artık sağlıklı. kafasını rahimden çıkarıp olması gereken yere diktik. kıçına bir şaplak vurduk, ağlıyor… sorun yok yani.
- çok teşekkür ederim doktor bey. oğlumuzu bize bağışladınız.
- ne isim düşünmüştünüz çocuğa?
- Merzifon.
- nerzifon?
- Merzifon. rahmetli babamın memleketiydi.
- Cemil bey rahmetli babanızın adını koymanız gerekir. memleketini değil. yakmayın çocuğun geleceğini.
- sizin hiç rahmetli babanızın adı Afyonkarahisar oldu mu?
- ohahaha!
- rahmetli büyük dedem de bu hadiseyi yanlış anlamış, babasının memleketini vermiş oğluna. bizim ailede bir gelenek oldu bu.
- peki sizin adınız niye Cemil?
- benim adımı bizim tüpçü Hasan koymuş… ne karışıyorsa artık o itoğlit. hayır sana ne be adam…
- neyse… ben ruh hastalıkları mütehassısı değilim. oğlunuz Merzifon çok özel bir çocuk. düşünsenize kafası rahimde kalıyor ve yerine dikildiği zaman çocuk çalışıyor.
- benim oyuncak robot bile bu kadar teknolojik değil. bu çocuk ileride çok büyük işler yapacak, inanın bana.

***

Merzifon hep içine kapanık, gölgesinden korkan bir çocuk oldu. Yaşıtları erik ağaçlarında çeşitli illegal işler yaparken o ağacın dibinde ağaç sahibini gözledi, mahalle maçlarında hep top topladı. Her güzel kızın sevgilisi olduğu sanrısının yanına her çirkin kızın hayvani boyutlarda abisi olduğu yanılgısını eklemesi sonucu 25 yaşına kadar hiç kız arkadaşı olmadı. Hayatını yönlendiren şey kafasında kurduklarıydı. Yüzyılın en büyük yalanı olan ‘üniversitede kızlar teklif ediyormuş’ ilk defa Merzifon’a, arkadaşı Kamil tarafından söylendi ve daha sonra kulaktan kulağa yayılarak bugünkü popülaritesine ulaştı. Silik bir tip olarak geçirdiği yıllar üniversitede de peşini bırakmadı ve Merzifon bahar şenliklerinde kenarda çikolata kemiren bir öğrenci olarak yaşadı üniversite hayatını. Mezun olmasının akabinde kendisine bir iş buldu ve aylık 1 milyar ücret karşılığı sabah 8 akşam 5 çalışmaya başladı. Bir gün dünyayı yok olmaktan kurtaracağını ne kendisi ne de patronu biliyordu…

***

İsrafil o gün çok sıkkındı. Varoluşunun yegane amacı olan kıyameti insalığa duyurma görevini o gün yerine getirecekti. Borusu Sur’u da alarak bahçeye çıktı. Milyonlarca yıl hiçbir iş yapmamış olmak kaslarını köreltmişti. Uzun bir gerinme esnasında çıkan omzunu sert bir küt sesiyle yerine taktıktan sonra kendini daha zinde hissediyordu. Milyonlarca yıldır elma yetişmeyen ağaca baktı ve neden o ağaçta elma yetişmediğini merak etti. Aynı şeyi bir önceki gün de yapmıştı… Ve ondan önceki gün… Ondan önceki yıl… Ondan önceki milenyum… Ondan öncek… Dünya’ya inme vakti gelmişti, borusunu deri kılıfına özenle yerleştirdikten sonra yavaşca boşluğa bıraktı kendini. Uçsuz bucaksız boşlukta süzülürken Merzifon’un varlığından habersizdi…

***

Dünya’nın yok olmasına yaklaşık bir saat kalmıştı. Evlendirme dairelerinin önünde oluşan kuyruklar her geçen saniye artıyordu. Sokaklar patron ve öğretmen cesetleriyle doluydu ama bu kimsenin umurunda değildi. Bu küresel kaosu fırsat bilen bazı özel idareler ürünlerine zammı dayamıştı. Zamlanan tüketim maddesi kulvarında başı doğalgaz çekiyordu ki bu pek şaşırtıcı bir şey değildi. Telefon şebekeleri kilitlenmiş, otoyollar tıkanmış, ibadethaneler insanlarla dolup taşmıştı. Öleceğini öğrenen insanların yaptıkları şeylerin başında söylemedikleri, yapmaya cesaret edemedikleri şeyleri yapmak geliyordu. Bu birkaç saat içinde yaklaşık 2 milyar ‘ya bak artık içimde tutmanın anlamı yok, seni hep sevmiştim, gizli gizli kesmiştim ama açılmaya cesaret edememiştim’ içerikli diyalog tespit edildi. Romantik bir ölüm düşleyen sevgililer deniz kenarlarına akın etmişlerdi. Ömrünü ibadet etmek yerine ateist bireyleri dinin ne kadar güzel bir şey olduğuna inandırmaya adayan Müslümanlar ‘şimdi s.ki tuttunuz hehehe’ yazılı dövizlerle sokaklara akın etmişlerdi. Ünlü futbolcu Kakà son dakika sevabı kazanma umuduyla Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım’ı arayarak ‘başkanım beni al’ demişti. Dünya eşi benzeri görülmemiş bir karmaşaya tanıklık ediyordu. Kendi canının derdine düşen milyonlarca insanı kendi dertlerinden bir an olsun uzaklaştırabilen tek şey Panter Emel lakaplı hayvanseverin ‘şefaat edin laaan!!’ diyerek sokakta gördüğü kedileri tekmelemesiydi. Hindistan’da yaşanan inek katliamına müteakip dünyanın hamburger devi Mc Donald’s kepenk indirdi.

İnsanoğlunun ölümle imtihanı böyle yaşanmıştı ve şimdi tüm yüzlerden pişmanlık okunuyordu. Mutlak sonlarının idrakına varan insanlar daha önce öleceklerine ihtimal vermedikleri için çok pişmandı. Tüm pişmanlıklarından bu kadar kısa bir süre içinde yanılgısına kapılan insanlar doğal olarak telefon hatlarını kilitlemişti. Ve geri sayım sayaçları 1 saati gösterdiğinde daha fazla çabalamanın bir şeyi değiştirmeyeceğini anladılar.. Şimdi sokaklar insan yığınlarıyla doluydu. Daha önce birbirleri için hiçbir şey ifade etmeyen milyarlarca insan birlikte ağlıyor, birlikte üzülüyordu. Son gittikçe yaklaşıyordu…

***

‘’Ben biliyorum çünkü Tayyar bunu biliyor…’’

Merzifon Dövüş Kulübü filminin dış sesiyle aynı dertten muzdarip olduğunu anladığında bir kahvehanenin önünde kendi testislerini patlatırcasına sıkıyordu. Birkaç ay önce izlediği bu kült film hayatını değiştirmekle kalmamış, çirkinleştirmişti. Bazen aynaya bakıyor, yüzünde neyin sonucunda oluştuğunu hatırlayamadığı bazı yaralar görüyordu. Fakat kendisini şizofren olduğuna inandırmayı hiç başaramadı. Onun Tyler Durden’ı Tayyar Gülden idi. Merzifon, kıyamet günü, ölümü bekleyen insanlara çeşitli el şakaları yapan, suratında Erol Evgin gülümsemesiyle gezen Tayyar’dan kurtulmayı kafasına o gün koymuştu. Ölmeden önce yapacaktı bunu, ne pahasına olursa olsun.
‘’Ağzında bir silah varken ve bu silah dişlerinin arasındayken çift kaşarlı tost yiyemezsin…’’

Linç olmaktan kurtulabilmek adına tenha bir yere gitti Merzifon. Gördüğü manzara şaşırtıcıydı. Tepeden tırnağa beyaz giyinmiş, etrafına göz alıcı bir parlaklık saçan bir suret elinde tuttuğu kavala benzer bir aleti ağzına götürüyordu. Birden ok gibi yerinden fırlayarak beyaz suretin yanına geldi ve ‘sahip oldukların sana sahip oluyoöö’ tarzı anlamsız bir narayla suretin elinden borusunu kaptığı gibi dalakları patlayana kadar koştu. Yapmıştı çünkü Tayyar bunu yapmasını istemişti. Etrafta hiç kimsenin olmadığı bir parka geldi ve banka reklamlı bir banka çöktü. Tayyar’dan kurtulacaktı. Az önce durduk yere parlak bir suretin elinden bir müzik aleti çalmıştı. Bu onu bir basit bir hırsız yapıyordu. Çaldığı enstrümanı parkın çöp kutusuna attı ve metalin metale çarpma sesini duydu. Çöp kutusu boştu çünkü kutuyu doldurmaya yarayan çöpler kutunun sağında solunda ufak tepecikler oluşturmuştu. Kararlı adımlarla evine doğru yürüdü ve sandıktan babasının silahını çıkararak çenesine dayadı. Tayyar’ı yeryüzünden sonsuza dek silmeye kararlıydı. Dişlerinin arasında durup soğukluğunu dişlerine yansıtarak ağzının sulanmasına neden olan silahın tetiğini çektiğinde aklında çift kaşarlı tost vardı…

İnsanlığın tesadüf eseri de olsa kurtarıcısı son isteğini asla elde edemedi…
***

Belirlenen saate göre kıyametin kopmuş olması gerekiyordu, fakat hala dağlar yerindeydi ve gökyüzü de tek parça halindeydi. İnsanlar şaşkınlık içinde birbirlerine bakıyordu ve bu birkaç dakikalık gecikmenin içlerinde yaktığı ufak umut ışığının verdiği mutluluk şaşkın bakışlarına yansıyordu. O gün tüm insanlık için gerçekten uzun oldu… Birbirini kovalayan dakikalar boyunca her an ölebilme korkusu ve gecikme nedeniyle içlerinde her saniye büyüyen umut kırıntıları… Kendileriyle dalga geçildiğini düşünmeye başladılar bir süre sonra, belki gerçekten kıyamet falan kopmayacaktı o gün. Zaten bu ilk değildi, daha önce de defalarca kez dalga geçilmişti onlarla.

Aradan 3 gün geçti, hayat biraz olsun normale dönmüştü. Fakat her an ölebilecek olma hissini tadan insanlar bu hisle yaşamayı öğrenmişlerdi. Artık ufak tefek şeyler için kavga etmiyorlardı mesela, her an ölebilirlerdi neticede, her anı dolu dolu yaşamak gerekiyordu… ‘Bu saatten sonra önemi yok ama ben seni seviyorum’ açılmaları da birçok mutlu birlikteliğe açılan birer kapı olmuştu. Para da yavaş yavaş eski önemini yitirmeye başlamıştı, bunun yerine unutulmaya yüz tutmuş gerçek sevgi tekrar yerleşiyordu yüreklere. Artık dünya daha güzel bir yerdi…

***

Bilal, Milli Eğitim Bakanlığı’nın flüt çalmak zorunda bıraktığı binlerce ilköğretim öğrencisinden sadece biriydi… Maddi imkan bulamadığı için henüz bir flüt edinebilmiş değildi, bu da girdiği her müzik dersinde ‘bir daha flütsüz gelirsen derse almam’ tehdidini duymasına neden oluyordu. Bir gün yine ders programına boş gözlerle baka baka okula gidiyordu. Resim ile birlikte kutucuğun dışına taşmayan iki dersten biri olan Müzik o gün görmek zorunda olduğu 3. dersti. Umutsuz adımlarla okula doğru giderken bir çöp kutusunun içinden gelen bir parlaklık gözüne ilişti… Uzun zaman önce oraya bilinçsizce atıverilmiş gibi görünen ve flüte çok benzeyen bir enstrüman kendisine bakıyordu. Heyecanla yerden aldı ve üzerindeki tozları sildi. Üzerindeki ‘property of İsrafil’ yazısına bir anlam veremedi fakat bunun bir önemi yoktu… Artık çalabileceği bir flütü vardı. Çıkaracağı sesin neye benzediğini öğrenmek için aleti ağzına götürdü ve ciğerine doldurduğu havayı borunun gümüş ağızlığından içeriye üfledi…