Bunu da andaç yazılarının arasında buldum. İzmir Ekonomi Üniversitesi'nde çekilmişiz. Tüm sınıf orda. En yakışıklısı benim.. Sırtımdaki de Bayram. 2 yıl sırtımda gezdirdim onu öyle. Koala gibi herifti..
17 Şubat 2009 Salı
8 Şubat 2009 Pazar
ulén!
başta al gore olmak üzere birkaç iyi adam çıkmış, 'küresel ısınma var, dünyamızı yakiyi, ağzımıza sıçıyi' diyor. peki niye hala 400 milyon doğalgaz faturası ödüyoruz ulén?!
4 Şubat 2009 Çarşamba
İçime şehirler kaçıyor
- bizim peder beye 'sigarayı bırakmazsan kendimi evlatlığından reddederim' diyen dillerimi sikeyim. sigarasızlıktan perdeyi yakıp dumanını içime çektim az önce. halbuki o içerken pakedinden tırtıklıyordum bazı bazı. o bunu hiç bilmedi. çünkü ben bilsin istemedim. allı yeşilli 7 tane çakmağım var, bir tane bile sigaram yok. allah belasını versin nikotinin.
- bir dönem erotik hikaye okudum. dönemi az çok tahmin edersiniz, lise sıralarında dirsek çürüttüğüm vakitler. arkadaş bu adamlarınki nasıl sapkın bir hayal gücü inan anlayamadım. hele ensest hikaye yazan ruh hastalarının ağzının içine sıçayım ben afedersin. gerizekalı sapık. katiil.
- katil dedim de, çocukken 'büyüyünce ne olacaksın?' sorusuna 'katil' diye cevap veren bir arkadaşım vardı. intihar etti iki yıl önce. hayallerinin peşinden gittiğini söylüyorlar, bana kalırsa ibnelik yaptı.
- cennet'in çocuğunu sokak ortasında döven annelerin de ayakları altında olup olmadığını merak ederim zaman zaman. ya da cami avlusuna bırakan annelerin? eğer öyleyse işimiz yaş..
- spor gazetesi çıkarmak bana göre dünyanın en kolay işlerinden biridir. bir gece öncesinden football manager oyna, en pahalı futbolcular arasından birini beğen, ertesi güne 'x fener'de' diye manşet at. rahatlığa bak lan. sermaye olsa anında açacam bir tane spor gazetesi. yaratik. yaramaç. yaragol. yarak.
- şimdiye kadar sadece bir kez kaptırdım kendimi sözlük jargonuna ve bir kez gerçek hayatta bu jargonu kullanma gafletinde bulundum. canımı sıkan bir arkadaşımın kız arkadaşına 'ya bi siktir git çay koy' dedim. o garibim de gitti çay koydu getirdi. ne bilsin o sözlükçe konuştuğumu..
- bir kova parfüm sürünüp otobüse binen kızları sikesim geliyor zaman zaman. dizginliyorum ama öfkemi. hayır dağlardan gelen skindirik ferahlığının kokusunu seven var, sevmeyen var. saygılı olacaksın.
- 'sigaram yoktu' bahanesi bir cinayete meşruiyet kazandırabilir bence. işleyecem birazdan, anayasa taslağını hazırladım kendimce. du bakalım belki yerler.
- pembe oje süren kadını sevmem. onu seveni de sevmem. onu sevmediğim için beni sevmeyeni ben hiç sevmem. benim kendisini sevmememin hiçbir anlam ifade etmeyeceği insanı da sevmem. o beni bir sevmezse ben onu iki sevmem. gördün nü, bunların hepsi pembe oje yüzünden. üretici firmasını da sevmem.
- zeki müren türkçesi ile konuşan insana saygı duyarım, otobüslerde yer veririm. gerekirse reca ederim, gerekirse kelebekim.
- bülent ersoy türkçesi ile konuşanı sevmem. pembe oje fırlatırım alnıyın çatına. ben zaten bülent ersoy'u da sevmem.
- bir dönem erotik hikaye okudum. dönemi az çok tahmin edersiniz, lise sıralarında dirsek çürüttüğüm vakitler. arkadaş bu adamlarınki nasıl sapkın bir hayal gücü inan anlayamadım. hele ensest hikaye yazan ruh hastalarının ağzının içine sıçayım ben afedersin. gerizekalı sapık. katiil.
- katil dedim de, çocukken 'büyüyünce ne olacaksın?' sorusuna 'katil' diye cevap veren bir arkadaşım vardı. intihar etti iki yıl önce. hayallerinin peşinden gittiğini söylüyorlar, bana kalırsa ibnelik yaptı.
- cennet'in çocuğunu sokak ortasında döven annelerin de ayakları altında olup olmadığını merak ederim zaman zaman. ya da cami avlusuna bırakan annelerin? eğer öyleyse işimiz yaş..
- spor gazetesi çıkarmak bana göre dünyanın en kolay işlerinden biridir. bir gece öncesinden football manager oyna, en pahalı futbolcular arasından birini beğen, ertesi güne 'x fener'de' diye manşet at. rahatlığa bak lan. sermaye olsa anında açacam bir tane spor gazetesi. yaratik. yaramaç. yaragol. yarak.
- şimdiye kadar sadece bir kez kaptırdım kendimi sözlük jargonuna ve bir kez gerçek hayatta bu jargonu kullanma gafletinde bulundum. canımı sıkan bir arkadaşımın kız arkadaşına 'ya bi siktir git çay koy' dedim. o garibim de gitti çay koydu getirdi. ne bilsin o sözlükçe konuştuğumu..
- bir kova parfüm sürünüp otobüse binen kızları sikesim geliyor zaman zaman. dizginliyorum ama öfkemi. hayır dağlardan gelen skindirik ferahlığının kokusunu seven var, sevmeyen var. saygılı olacaksın.
- 'sigaram yoktu' bahanesi bir cinayete meşruiyet kazandırabilir bence. işleyecem birazdan, anayasa taslağını hazırladım kendimce. du bakalım belki yerler.
- pembe oje süren kadını sevmem. onu seveni de sevmem. onu sevmediğim için beni sevmeyeni ben hiç sevmem. benim kendisini sevmememin hiçbir anlam ifade etmeyeceği insanı da sevmem. o beni bir sevmezse ben onu iki sevmem. gördün nü, bunların hepsi pembe oje yüzünden. üretici firmasını da sevmem.
- zeki müren türkçesi ile konuşan insana saygı duyarım, otobüslerde yer veririm. gerekirse reca ederim, gerekirse kelebekim.
- bülent ersoy türkçesi ile konuşanı sevmem. pembe oje fırlatırım alnıyın çatına. ben zaten bülent ersoy'u da sevmem.
3 Şubat 2009 Salı
karlı kayın ormanında yürüyorum livaneli
İnsanları güldürmenin sanıldığı kadar zor bir şey olmadığını farkettim geçen hafta içinde. Benim bilmediğim yazım kurallarını elin Microsoft Word’ü düzeltiyor ya, bu da bana çok acı veriyor. Farkettim ayrı yazılırmış mesela. Neyse konumuz o değil. İnsanların artık gülmeyi unuttuğunu, hayatın zaman içinde aldığı şekil nedeniyle sürekli yoğun bir stres altında yaşadıklarını sanardım.. Doğruymuş. Ağır bir kar yağışının akabinde sokaklarda oluşan buz tabakalarının üzerinde kayıp düşen insana gülmelerini başka nasıl açıklayabiliriz? Hepimiz insanız ve hepimiz herhangi bir an bir sakarlığın kurbanı olarak yüzüstü yere düşebiliriz, kafamızı otobüs kapısına çarparız ve buna benzer şeyler.. Buz üzerinde kayıp düşen insan da bundan fazlasını yapmıyor. O adam sadece dengesini kaybetti ve kaygan yüzeyin azizliğine uğrayıp düştü yere. Bu adama niye kahkahalarla gülünsün ki? Nedir gülmeye duyulan bu özlem? Neydi insanları bu kadar insani bir duruma dahi kahkahalarla gülebilir hale getiren sebep? Bu konu üzerinde çok düşündüm fakat henüz bir sonuca ulaşamadım. Aslına bakarsanız evet, ben de dün buz üzerinde paytak bir şekilde yürürken kaydım ve düştüm. Bu konu üzerinde de 1 gündür düşünüyorum zaten.. Ben düştüğümde çevredeki tüm gözler bana çevrildi, tüm kulaklar bana dikkat kesildi. İnanır mısınız, bu duyu organı baskısının altından tek bir kol dahi uzanmadı beni kaldırmak için. Hızlıca ayağa kalktım, üzerime yapışmış karla karışık çamuru temizledim. Suratlarına haykırabilirdim yaptıkları denyoluğu, çarpabilirdim o gülümseyen suratlarına neden güldükleri gerçeğini, evet yapabilirdim bunları. Ya benim kırılan kalbim ne olacaktı? Onlar gülsün diye kaymadığımı anlatabilirdim onlara, hiç kimsenin onlar eğlensin diye yaşamadığını.. Ya benim kırılan kalbim ne olacaktı? Dün orada düşene kadar kalbim etten bir organdı, orada düştükten sonra yürek oldu, sızladı..
***
Bir toplu taşıma aracında bıraktım ben özgüvenimi..
Gelen bir kargoyu almak üzere PTT şubesine gitmem gerekiyordu. Bir tramvaya bindim ve şubeye doğru yol almaya başladım. Şubeye yaklaştığım her an içimdeki ateş harlanıyordu. Heyecandan içim içime sığmıyordu. Yaşlı bir teyzeye yer verdim, yaşlı teyze oturamadan arkada pusuya yattığını sandığım bir kız çöktü benim yerime. Bu bile bozamamıştı benim moralimi. Şimdi düşünüyorum da, bozmuş aslında. Çok sinirlenmişim o kıza o an ama beni bekleyen kargonun heyecanıyla unutmuşum ne kadar sinirlendiğimi. Yeni aklıma geldi. İnsan bu kadar yüzsüz, arsız, hayasız olmasın.. Kadın ayakta zor duruyor, sen onun için boşalttığım yere çöküyorsun sorgusuz sualsiz. Eşek kadar insansın, yaptığın şeye bak. Ya da vazgeçtim, eşek kadar bile insan olamamışsın. Lavuk. Tramvay bir durakta yolcu indirme-bindirme yapmak üzere durakladı. O sırada yan raydan aksi istikamete doğru giden bir tramvay yanaştı yolcu almak için. İki tramvay yan yana durur iken, o ikisini gördüm. İlkokul çocuğu oldukları her hallerinden (önlük giymişlerdi) belli olan iki velet, yan tramvayın camına yaslanmış bana bakarak gülüyorlardı. Diğerine nazaran daha şişman olanı diğerini dürtüyor, dudaklarını okuyabildiğim kadarıyla ‘bak, bak’ diyordu.. Neye baktıklarını düşündüm bir süre. Ne vardı bende bu kadar gülünecek? Üstümü başımı kontrol ettim, pantolonumu giymiştim, ağzımın kenarında bir ketçap birikintisi de yoktu.. Peki niye gülüyordu lan bunlar? Tramvayları hareket etti, bakışlarımın kilitlenmiş olduğu bedenleri yavaşça uzaklaştı, özgüvenimle birlikte.. Giderken dil çıkardılar, ben de çıkardım..
***
‘Bulmak, kaybetmektir.’ Bugüne kadar ne bulduysam hepsini kaybettim.. Artık bulduklarıma eskisi kadar sevinmiyorum. Geçen gün kendimde bir kıza ‘salak’ demek hakkını buldum, hemen kaybettim. Çenesi öyle bir açıldı ki, dün yuttuğu inek göründü midesinin içinde. Siz siz olun, bir kıza salak demeyin.. Diyecekseniz de demeden önce kulağınızın söylenenleri duymayacağından emin olun. Tıkaç tıkayın, pamuk iteleyin veya gidin Mike Tyson koparsın. Ama duymasın o kulaklar.. Hala yankılanıyor beynimin içinde, ‘sensin oooo’. İkna oldum, vallaha. O kadar içten söylüyordu ki, eridi bugüne kadar etrafıma çektiğim tüm buzdan kaleler.
***
Haklardan bahsetmişken, kendinde hayvan öldürme hakkını bulan insanlar var. O adamları sevmiyorum. Sinek mesela, sivri veya değil hep bu tür adamların hedefi olur. Okunmak için basılan bir gazeteyle vurursunuz suratının ortasına, duvara yapışıp kalır. Zaten bir damla olan kanı saçılır duvara. Neden öldürdüğünü sorsan, ‘midemi bulandırıyor’ diye cevap verir. Ulan benim midemi de ‘kızlı ortamda salak espriler yapıp sadece kendisi gülen adamlar’ bulandırıyor. Ben şimdi gidip bu adamın sıfatına gazeteyınan vursam, dağıtsam beynini odamın saten duvarına, suç değil mi bu? Can alıyorsun lan, sırf miden bulanıyor diye..
***
Bir toplu taşıma aracında bıraktım ben özgüvenimi..
Gelen bir kargoyu almak üzere PTT şubesine gitmem gerekiyordu. Bir tramvaya bindim ve şubeye doğru yol almaya başladım. Şubeye yaklaştığım her an içimdeki ateş harlanıyordu. Heyecandan içim içime sığmıyordu. Yaşlı bir teyzeye yer verdim, yaşlı teyze oturamadan arkada pusuya yattığını sandığım bir kız çöktü benim yerime. Bu bile bozamamıştı benim moralimi. Şimdi düşünüyorum da, bozmuş aslında. Çok sinirlenmişim o kıza o an ama beni bekleyen kargonun heyecanıyla unutmuşum ne kadar sinirlendiğimi. Yeni aklıma geldi. İnsan bu kadar yüzsüz, arsız, hayasız olmasın.. Kadın ayakta zor duruyor, sen onun için boşalttığım yere çöküyorsun sorgusuz sualsiz. Eşek kadar insansın, yaptığın şeye bak. Ya da vazgeçtim, eşek kadar bile insan olamamışsın. Lavuk. Tramvay bir durakta yolcu indirme-bindirme yapmak üzere durakladı. O sırada yan raydan aksi istikamete doğru giden bir tramvay yanaştı yolcu almak için. İki tramvay yan yana durur iken, o ikisini gördüm. İlkokul çocuğu oldukları her hallerinden (önlük giymişlerdi) belli olan iki velet, yan tramvayın camına yaslanmış bana bakarak gülüyorlardı. Diğerine nazaran daha şişman olanı diğerini dürtüyor, dudaklarını okuyabildiğim kadarıyla ‘bak, bak’ diyordu.. Neye baktıklarını düşündüm bir süre. Ne vardı bende bu kadar gülünecek? Üstümü başımı kontrol ettim, pantolonumu giymiştim, ağzımın kenarında bir ketçap birikintisi de yoktu.. Peki niye gülüyordu lan bunlar? Tramvayları hareket etti, bakışlarımın kilitlenmiş olduğu bedenleri yavaşça uzaklaştı, özgüvenimle birlikte.. Giderken dil çıkardılar, ben de çıkardım..
***
‘Bulmak, kaybetmektir.’ Bugüne kadar ne bulduysam hepsini kaybettim.. Artık bulduklarıma eskisi kadar sevinmiyorum. Geçen gün kendimde bir kıza ‘salak’ demek hakkını buldum, hemen kaybettim. Çenesi öyle bir açıldı ki, dün yuttuğu inek göründü midesinin içinde. Siz siz olun, bir kıza salak demeyin.. Diyecekseniz de demeden önce kulağınızın söylenenleri duymayacağından emin olun. Tıkaç tıkayın, pamuk iteleyin veya gidin Mike Tyson koparsın. Ama duymasın o kulaklar.. Hala yankılanıyor beynimin içinde, ‘sensin oooo’. İkna oldum, vallaha. O kadar içten söylüyordu ki, eridi bugüne kadar etrafıma çektiğim tüm buzdan kaleler.
***
Haklardan bahsetmişken, kendinde hayvan öldürme hakkını bulan insanlar var. O adamları sevmiyorum. Sinek mesela, sivri veya değil hep bu tür adamların hedefi olur. Okunmak için basılan bir gazeteyle vurursunuz suratının ortasına, duvara yapışıp kalır. Zaten bir damla olan kanı saçılır duvara. Neden öldürdüğünü sorsan, ‘midemi bulandırıyor’ diye cevap verir. Ulan benim midemi de ‘kızlı ortamda salak espriler yapıp sadece kendisi gülen adamlar’ bulandırıyor. Ben şimdi gidip bu adamın sıfatına gazeteyınan vursam, dağıtsam beynini odamın saten duvarına, suç değil mi bu? Can alıyorsun lan, sırf miden bulanıyor diye..
7 Ocak 2009 Çarşamba
kendimden bişiler işde
yine geldim buraya ve yine kafamda ne yazacağıma dair herhangi bir şey yok.. bodoslama girince daha hızlı yazıyorum, onu farkettim geçen gün. windows media player'da bir şarkı açtım, şarkıyı söyleyen adamla simultane geçirdim şarkının sözlerini. klavyem ilerlemiş bayağı, herif nakarata geçmeden ben şarkıyı bitirmiştim. aynı şeyi enstrümental bir şarkıda denedim, sonradan farkettim ki ben malım.
şu aşağıda tag dalgası gördüm şimdi. scooter, tatil, sonbahar falan yazıyor.. vakti evvel müziğin parlayan siması arkadaşımız ibrahim'i uyurken gizli kameraya çekip videosunu youtube'da halka arz eylemiş idik. tabii ortada talep yokken yaptığımız arzımız pek ilgi görmedi. onun yerine ibrahim uyandığında ırzımıza geçmeye yeltendi. zor kaçtık. o tecrübeden sonra akıllanmıştık. youtube'da nasıl dikkat çekileceğini öğrenmiştik. yeni bir video koyarken etiketlerine cristiano ronaldo, sex, asian blowjob, roberto carlos, messi, brunette falan yazdıydık, günde 70 hit aldı videomuz.. gerçi aradığını bulamayan cevval arkadaşlar hoşnutsuzluklarını pek çirkin kelimelerle dile getirdiler ama biz tınmadık.
konu dağılmadan alper'e teşekkür etmek istiyorum. alper, aslında senin ismini koyulaştırarak vurgu yapacaktım lakin yukarıdaki seçeneklerde 'önizleme' den başka bir şey yok.. ya da ben bu blogu kullanmayı bilmiyorum. alper, gerçeği söylemek gerekirse blogumun adresini bilen birilerinin olduğunu bilmiyordum. dergi için yazdığım yazıları yedeklemek için kullanıyordum burayı, tıpkı bir maşa gibi. yazdıklarımı okuduğunu söylemen beni mutlu etti. sen okuyorsan ben yazarım.. elime mi yapışacak? gerçi şu an yapışıyor.. klavyenin üzerine zamk mı sürmüşler napmışlar, backspace kullanmasam aaaaaa oluyor.. bir basıyorum, 10 vuruyor diyeyim sen anla.
tek okurum olduğuna göre seninle sohbet etmeliyim alper. alper biliyor musun, herhangi bir gıdayı yemeyi ilk deneyen adamlara gıpta ediyorum ben. ne bileyim, patates mesela.. zamanında adamın teki almış bunu eline, kemirmiş birkaç, sonra demiş ki 'haa, bu yenir..'. düşünsene, ne büyük bir hizmet yapmış insanlığa? sırf bu yüzden taş toprak arasında bulduğum şeyleri yiyorum arada, belki tuttururum, belki yeni bir lezzet tanıtırım insanlığa diye. benim için küçük, insanlık için büyük bir adım olması temennisiyle başladığım işler hep benim için büyük bir mide ağrısı oluyor, insanlık içinse herhangi bir işlevi yok.. üzülüyorum bazı bazı. gerçi şu ıspanak denen metalin (güzel espri oldu bu, aklımda tutayım, yarın yaparım arkadaşlarıma. demir deposu diyiler ya. ehehehha..) yenebilirliğini ilk keşfeden adamın haline acımıyor değilim. hususi gitmiş ıspanak yolmuş, bir de onu yemiş yahu. insanlık için pek büyük bir adım sayılmaz. belki geriye doğru atılmış bir adım bile olabilir.. kim bilir, çikolata gıdası kara lahananın yenebildiğinden önce keşfedilseydi şimdi yemek kültürümüz çok farklı olabilirdi.. hatta çikolata dolu havuzlarda kulaç bile atabilirdik. hatta dedim de, aklıma alf geldi. alf'i bilirsin belki, yeni bir infrared ısıtıcı markası. üç burun delikli öküzboğan karakter değil..
bu ısıtıcının reklamlarına kılım ben. diyor ki; 'eğer alf'iniz yoksa patronunuz bozulabilir, hatta sigortaları atabilir.' hadi bu bir nebze, bir de çocuk hapşuruyor bir reklamda. çocuğa çok yaşa diyeceğine, 'eğer alf'iniz yoksa çocuğunuz aksırabilir, hatta tıksırabilir' diyor. ulan pespaye, ne bilsin o çocuk alf malf? biz alf'lerle mi büyüdük? soba kıyısında otururduk, hiç de hapşurmazdık.. neyse konu bu değil. konu 'hatta' bağlacının anlamsızca kullanılması. aksırabilir, hatta tıksırabilir diyor. ne alaka şimdi allasen? eğer alf'iniz yoksa eviniz yanabilir, hatta lipton ice tea şeftali.
manyak mıdır nedir.. böyle şeylere sinirleniyorum işte ben. hastayım galiba. ferhan şensoy'un yeni kitabını aldım. satış fiyatı 20 ytl olan kitabı 30'a kaktırdılar bana. ama olsun, değer. harika kitap. eğer absürd mizah'a ilgiliysen alper canıgüz'ün iletişim yayınlarından çıkan 'gizliajans' kitabını da tavsiye ederim. ben çok kitap okudum, hayatım hiç değişmedi. kız olsam raskolnikov'a aşık olurdum ama.. belki o zaman değişirdi. üst komşumu falan boğazlardım, macera olurdu.
empedokles herifi idolüm benim. çılgın şey. gün olur etna'ya tırmanabilirsem ben de atlayacam içine. hava çok soğuk burda..
neyse, ben gideyim biraz dinleneyim. canım sıkılırsa tekrar uğrar burs çekince hasıl olan sakıp sabancılık hissinden bahsederim. zenginim dostlarım, zenginim zengin.
şu aşağıda tag dalgası gördüm şimdi. scooter, tatil, sonbahar falan yazıyor.. vakti evvel müziğin parlayan siması arkadaşımız ibrahim'i uyurken gizli kameraya çekip videosunu youtube'da halka arz eylemiş idik. tabii ortada talep yokken yaptığımız arzımız pek ilgi görmedi. onun yerine ibrahim uyandığında ırzımıza geçmeye yeltendi. zor kaçtık. o tecrübeden sonra akıllanmıştık. youtube'da nasıl dikkat çekileceğini öğrenmiştik. yeni bir video koyarken etiketlerine cristiano ronaldo, sex, asian blowjob, roberto carlos, messi, brunette falan yazdıydık, günde 70 hit aldı videomuz.. gerçi aradığını bulamayan cevval arkadaşlar hoşnutsuzluklarını pek çirkin kelimelerle dile getirdiler ama biz tınmadık.
konu dağılmadan alper'e teşekkür etmek istiyorum. alper, aslında senin ismini koyulaştırarak vurgu yapacaktım lakin yukarıdaki seçeneklerde 'önizleme' den başka bir şey yok.. ya da ben bu blogu kullanmayı bilmiyorum. alper, gerçeği söylemek gerekirse blogumun adresini bilen birilerinin olduğunu bilmiyordum. dergi için yazdığım yazıları yedeklemek için kullanıyordum burayı, tıpkı bir maşa gibi. yazdıklarımı okuduğunu söylemen beni mutlu etti. sen okuyorsan ben yazarım.. elime mi yapışacak? gerçi şu an yapışıyor.. klavyenin üzerine zamk mı sürmüşler napmışlar, backspace kullanmasam aaaaaa oluyor.. bir basıyorum, 10 vuruyor diyeyim sen anla.
tek okurum olduğuna göre seninle sohbet etmeliyim alper. alper biliyor musun, herhangi bir gıdayı yemeyi ilk deneyen adamlara gıpta ediyorum ben. ne bileyim, patates mesela.. zamanında adamın teki almış bunu eline, kemirmiş birkaç, sonra demiş ki 'haa, bu yenir..'. düşünsene, ne büyük bir hizmet yapmış insanlığa? sırf bu yüzden taş toprak arasında bulduğum şeyleri yiyorum arada, belki tuttururum, belki yeni bir lezzet tanıtırım insanlığa diye. benim için küçük, insanlık için büyük bir adım olması temennisiyle başladığım işler hep benim için büyük bir mide ağrısı oluyor, insanlık içinse herhangi bir işlevi yok.. üzülüyorum bazı bazı. gerçi şu ıspanak denen metalin (güzel espri oldu bu, aklımda tutayım, yarın yaparım arkadaşlarıma. demir deposu diyiler ya. ehehehha..) yenebilirliğini ilk keşfeden adamın haline acımıyor değilim. hususi gitmiş ıspanak yolmuş, bir de onu yemiş yahu. insanlık için pek büyük bir adım sayılmaz. belki geriye doğru atılmış bir adım bile olabilir.. kim bilir, çikolata gıdası kara lahananın yenebildiğinden önce keşfedilseydi şimdi yemek kültürümüz çok farklı olabilirdi.. hatta çikolata dolu havuzlarda kulaç bile atabilirdik. hatta dedim de, aklıma alf geldi. alf'i bilirsin belki, yeni bir infrared ısıtıcı markası. üç burun delikli öküzboğan karakter değil..
bu ısıtıcının reklamlarına kılım ben. diyor ki; 'eğer alf'iniz yoksa patronunuz bozulabilir, hatta sigortaları atabilir.' hadi bu bir nebze, bir de çocuk hapşuruyor bir reklamda. çocuğa çok yaşa diyeceğine, 'eğer alf'iniz yoksa çocuğunuz aksırabilir, hatta tıksırabilir' diyor. ulan pespaye, ne bilsin o çocuk alf malf? biz alf'lerle mi büyüdük? soba kıyısında otururduk, hiç de hapşurmazdık.. neyse konu bu değil. konu 'hatta' bağlacının anlamsızca kullanılması. aksırabilir, hatta tıksırabilir diyor. ne alaka şimdi allasen? eğer alf'iniz yoksa eviniz yanabilir, hatta lipton ice tea şeftali.
manyak mıdır nedir.. böyle şeylere sinirleniyorum işte ben. hastayım galiba. ferhan şensoy'un yeni kitabını aldım. satış fiyatı 20 ytl olan kitabı 30'a kaktırdılar bana. ama olsun, değer. harika kitap. eğer absürd mizah'a ilgiliysen alper canıgüz'ün iletişim yayınlarından çıkan 'gizliajans' kitabını da tavsiye ederim. ben çok kitap okudum, hayatım hiç değişmedi. kız olsam raskolnikov'a aşık olurdum ama.. belki o zaman değişirdi. üst komşumu falan boğazlardım, macera olurdu.
empedokles herifi idolüm benim. çılgın şey. gün olur etna'ya tırmanabilirsem ben de atlayacam içine. hava çok soğuk burda..
neyse, ben gideyim biraz dinleneyim. canım sıkılırsa tekrar uğrar burs çekince hasıl olan sakıp sabancılık hissinden bahsederim. zenginim dostlarım, zenginim zengin.
5 Ocak 2009 Pazartesi
slm
ne yazacağımı bilmiyorum. kafamda belli bir konu yok. yaklaşık 2 saattir ödev yapıyorum. herifin teki wikipedia diye bir site açmış, kendine hayrı yok aletin. tamam, orjinal bir düşünce, toplum için yararlı bir hizmek ama sen ipini koparanı siteye sokarsan adamlar mahveder ortamı. hani bazı adamlar vardır, bir ortama girdiklerinde etraftaki herkes gerilir. ne diyecekse bir an önce söylesin, defolup gitsin isterler.. nedir bu adamların suçu? kendilerini beğenmeyenler gibi olmamak mı, yoksa kendilerini beğenmeyenlerin olmak istediği gibi olamamak mı? yaa.. böyle de dolaylı anlatım yaparım, ergen kız tripleri atarım alüminyum. ergen kız dedim de, ulan bunlar ne iğrenç oluyor ya.. geçen gördüm bir tanesinin yazısını, bir şeye benzetemedim. ama kızın attığı tripleri gördükten sonra kızı bir güzel benzettim. yalan söyledim, benzetmedim. çok istedim lakin olmadı, abisi falan vardır diye düşünerek temkinli davrandım.
sigaram yok şu an. bankadan para çektim az önce, yeni 20 tl'lerden verdi bankamatik, sağolsun. sigara almak için dışarıya çıkmayı düşünüyorum, ama yerde birikmiş karlar yürüyüşü zorlaştırdığı için üşeniyorum. olur ya düşerim kafa üstü zemine, tentürdiyot da yok yanımda. tentürdiyot'un bu şekilde yazıldığından emin değilim. böyle yazılan bir şeyin insan sağlığına faydalı olabileceğinden de şüpheliyim. tentürdiyot.. neyse, tüm risklerin üzerine gözüm kapalı atlıyorum, gidip o sigarayı alacağım. yeni para çektim ayrıca, en pahalısından alıp ucuz sigara paketlerinde saklayacağım. sinsi benim göbek adım.
gittim camel soft aldım. 1 haftadır içine tütün diye saman doldurulmuş anadolu marka sigaralardan içiyordum. fiyatı 2.50 ytl. şimdi param var ya, o yüzden gittim hemen camel aldım. böyleyim ben işte. o değil de, bu bloga son yazdığımda yukarıdaki panelde daha fazla ayrıntı vardı, şimdi sadece önizleme sekmesi var. sanırım benimle dalga geçiyor.
'hayat bir sahnedir' demiş ya shakespeare. bunun atalarına müthiş kinliyim ben. ne tür bir hastalıklı zihin koca sülaleye shakespeare diye soyisim düşünür ki? vallahi bu heriflerin yaptığını düşmanı yapmaz o adamın. muharrem var sonra. onların da babalarına sinirliyim. o yavruya muharrem diye isim koyarken hiç mi sızlamıyor vicdanın? neyse, hayat bir sahnedir demiş bu şekspir. aslına bakarsan ben şekspir'e de kılım. şemsiyeci bir abiye 'dostum şemsiye yapınız' demiş ve bu lafı tarihi göt edişlerin arasında yerini almış, ben geçen gün adamın tekine dostum önünüze bakınız dedim, adam bana siktir git dedi. ulan bu şekspir adamı deyince sanat oluyor, değerli oluyor, ben deyince siktirip gitmekle mükellefim. adaletin bu mu dünya?
geçen gün televizyonlardaki yılbaşı eğlencelerine takıldı gözüm. ismi cismi bilinmeyen bir pespaye ortaya çıkmış şarkı söylüyor, arkasında bir grup yarı çıplak kadın dans ediyordu. yüzlerinde anlamsız bir tebessüm ile bir sağa bir sola kaykılıp duran bu kadınları görünce onlara acıdım. sonra şekspir dallamasının o sözü geldi aklıma. 'hayat bir sahnedir'.. evet, aslında orada izlediğim şey hayatın ta kendisiydi bana göre. diğerlerine nazaran daha şanslı olan kişi ilgi odağı olmuş, oradan oraya koşup şanına şan katıyor, diğerleri de onun arkasında dans ediyor..
'diğerleri'.. onların ismini kimse bilmiyor. onlar aldıkları muhtemelen küçük bir meblağ karşılığı istemedikleri her hallerinde belli olan bir işi yapıyorlar, yaşamlarını devam ettirmek için ihtiyaç duydukları parayı kazanmak adına gururlarını hiçe sayıyorlardı. önlerindeki esas kız ise şanslıydı. o, gösterinin merkeziydi. hayat da böyle değil midir? sadece şanslı olanlar olayların merkezindedir ve şanssız olanların omuzlarına basarak yükselirler. diğerleri ise sadece arkada kareografiyi tamamlayan nesnelerdir, bireyler değil. birisi isyan etse, ben yokum ulan bu ucuzlukta dese, yerini doldurabilecek binlerce insan var. hayat, birilerinin yükselmek için kullandığı basamaklarla dolu.. insan bunlar. orada etrafa aptal tebessümler saçan kadınlar gibi, mutlu olduklarını sanıyorlar. ama aslında hepsi önde şarkı söyleyip ilginin merkezinde bulunan kişinin yerinde olmak istiyor. hayat bir sahneyse, böyle bir sahnedir. fazlası değil.
dünyanın en kolay işi spor gazetesi çıkarmaktır bence. bir gece önceden yıldız bir futbolcu belirle, sonra fotoşopla buna fenerbahçe&galatasaray&beşiktaş forması giydir, ertesi gün 'x fener'de' manşetiyle sal piyasaya.. imkanım olsa da ben de çıkarsam diye düşünmüyor değilim. bu arada gazı aldım, paso yazıyorum.. ödev yapmaktan vazgeçtim, gitmeyeceğim yarın okula.
blogumu kimse okumuyor aslında. reklamını yapmadım zira. kendi kendime konuşuyormuşum gibi oluyor ama yine de hoşuma gitti bu böyle. rahatlatıyor insanı. evet ya, istediğin kişiye istediğini diyebilirsin.
güzel işmiş lan blog. yasal yükümlülük de yok. neyse sıkıldım ben. eyvallah.
sigaram yok şu an. bankadan para çektim az önce, yeni 20 tl'lerden verdi bankamatik, sağolsun. sigara almak için dışarıya çıkmayı düşünüyorum, ama yerde birikmiş karlar yürüyüşü zorlaştırdığı için üşeniyorum. olur ya düşerim kafa üstü zemine, tentürdiyot da yok yanımda. tentürdiyot'un bu şekilde yazıldığından emin değilim. böyle yazılan bir şeyin insan sağlığına faydalı olabileceğinden de şüpheliyim. tentürdiyot.. neyse, tüm risklerin üzerine gözüm kapalı atlıyorum, gidip o sigarayı alacağım. yeni para çektim ayrıca, en pahalısından alıp ucuz sigara paketlerinde saklayacağım. sinsi benim göbek adım.
gittim camel soft aldım. 1 haftadır içine tütün diye saman doldurulmuş anadolu marka sigaralardan içiyordum. fiyatı 2.50 ytl. şimdi param var ya, o yüzden gittim hemen camel aldım. böyleyim ben işte. o değil de, bu bloga son yazdığımda yukarıdaki panelde daha fazla ayrıntı vardı, şimdi sadece önizleme sekmesi var. sanırım benimle dalga geçiyor.
'hayat bir sahnedir' demiş ya shakespeare. bunun atalarına müthiş kinliyim ben. ne tür bir hastalıklı zihin koca sülaleye shakespeare diye soyisim düşünür ki? vallahi bu heriflerin yaptığını düşmanı yapmaz o adamın. muharrem var sonra. onların da babalarına sinirliyim. o yavruya muharrem diye isim koyarken hiç mi sızlamıyor vicdanın? neyse, hayat bir sahnedir demiş bu şekspir. aslına bakarsan ben şekspir'e de kılım. şemsiyeci bir abiye 'dostum şemsiye yapınız' demiş ve bu lafı tarihi göt edişlerin arasında yerini almış, ben geçen gün adamın tekine dostum önünüze bakınız dedim, adam bana siktir git dedi. ulan bu şekspir adamı deyince sanat oluyor, değerli oluyor, ben deyince siktirip gitmekle mükellefim. adaletin bu mu dünya?
geçen gün televizyonlardaki yılbaşı eğlencelerine takıldı gözüm. ismi cismi bilinmeyen bir pespaye ortaya çıkmış şarkı söylüyor, arkasında bir grup yarı çıplak kadın dans ediyordu. yüzlerinde anlamsız bir tebessüm ile bir sağa bir sola kaykılıp duran bu kadınları görünce onlara acıdım. sonra şekspir dallamasının o sözü geldi aklıma. 'hayat bir sahnedir'.. evet, aslında orada izlediğim şey hayatın ta kendisiydi bana göre. diğerlerine nazaran daha şanslı olan kişi ilgi odağı olmuş, oradan oraya koşup şanına şan katıyor, diğerleri de onun arkasında dans ediyor..
'diğerleri'.. onların ismini kimse bilmiyor. onlar aldıkları muhtemelen küçük bir meblağ karşılığı istemedikleri her hallerinde belli olan bir işi yapıyorlar, yaşamlarını devam ettirmek için ihtiyaç duydukları parayı kazanmak adına gururlarını hiçe sayıyorlardı. önlerindeki esas kız ise şanslıydı. o, gösterinin merkeziydi. hayat da böyle değil midir? sadece şanslı olanlar olayların merkezindedir ve şanssız olanların omuzlarına basarak yükselirler. diğerleri ise sadece arkada kareografiyi tamamlayan nesnelerdir, bireyler değil. birisi isyan etse, ben yokum ulan bu ucuzlukta dese, yerini doldurabilecek binlerce insan var. hayat, birilerinin yükselmek için kullandığı basamaklarla dolu.. insan bunlar. orada etrafa aptal tebessümler saçan kadınlar gibi, mutlu olduklarını sanıyorlar. ama aslında hepsi önde şarkı söyleyip ilginin merkezinde bulunan kişinin yerinde olmak istiyor. hayat bir sahneyse, böyle bir sahnedir. fazlası değil.
dünyanın en kolay işi spor gazetesi çıkarmaktır bence. bir gece önceden yıldız bir futbolcu belirle, sonra fotoşopla buna fenerbahçe&galatasaray&beşiktaş forması giydir, ertesi gün 'x fener'de' manşetiyle sal piyasaya.. imkanım olsa da ben de çıkarsam diye düşünmüyor değilim. bu arada gazı aldım, paso yazıyorum.. ödev yapmaktan vazgeçtim, gitmeyeceğim yarın okula.
blogumu kimse okumuyor aslında. reklamını yapmadım zira. kendi kendime konuşuyormuşum gibi oluyor ama yine de hoşuma gitti bu böyle. rahatlatıyor insanı. evet ya, istediğin kişiye istediğini diyebilirsin.
güzel işmiş lan blog. yasal yükümlülük de yok. neyse sıkıldım ben. eyvallah.
8 Aralık 2008 Pazartesi
Yaşamak tadında bir ölüm
Her sabah gün ağarmadan sokağın ortasına gelip öten çilli horozun sesi kısıktı o gün. Zavallı hayvan ötmeye çalışıyor, ama iğrenç bir detonaj yaşıyordu. O bet ses ile açtım gözlerimi, pencereye gittim ve pervazda bulduğum ufak bir kiremit parçasını çilli horozun suratına attım. ‘s.ktir git lan burdan’ diye bağırmıştım istemsizce. İstemsizce diyorum, zira benim yapmak isteyeceğim son şey çilli bir horozu rencide etmek idi. Ağzımdan dökülen bu sözlerin pişmanlığı ile pencereyi kapattım, gerindim. Odamdan çıktım ve yüzüme bir su çarparak kendime geldim. Annem, babam ve kardeşim uyanmışlar, kahvaltı yapıyorlardı. Hep erken kalkarlardı zaten. Bazı günler çilli horozu kardeşim uyandırırdı. Yanlarına gittim, ‘günaydın’ dedim. Aldığım tepki, tepkisizlik oldu. Varlığımdan habersizmişçesine zeytin çekirdeği tükürüyorlardı tabaklarına. Kardeşime ‘günaydın dedik lan lâle’ dedim, yine tepki yoktu. Kafasına hafif bir tokat vurdum, hissetmedi.. Mutfaktaki varlığımı kabul ettirmek niyetiyle sırasıyla annemi, babamı ve buzdolabını sarstım. Annem, babam ve buzdolabından da tepki gelmemişti. Annemi ve babamı anlarım da, buzdolabına çok moralim bozuldu. Şerefsiz beyaz eşya boyuna posuna bakmadan bana artistlik yapıyor, yokmuşum gibi davranıyordu. Bir hışımla mutfağı terk ettim, odama çıkıp giyindim. Okula geç kalıyordum. Aceleyle evden çıkarken evdekilere hiç pas vermemiş, adeta onlara nispet yapmıştım. Onlar beni takmıyorsa, ben onları iki kez takmayacaktım. Sokağa çıktım, aceleci bir kalabalığın göbeğine, koşuşturan insanların arasına karıştım. İnsanlar etraflarına bakmadan yürüyor, birbirlerini hiç görmüyorlardı. Yaşamın zorlukları arasında yaşayabilmek için verilen amansız bir mücadelenin eseri olan bu telaşlı kalabalığa baktım bir süre. Dayanamadım, tıknaz bir kızın yanına yaklaşıp saati sordum. Umursamadı, sık adımlarının ritmini bozmadan devam etti yoluna. Sinirlenmiştim, küçük düşürülmüş, incitilmiştim. Yoluma devam ettim ve diğerlerinin yaptığını yapmaya, dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi meşgul görünmeye ve bu meşgul görüntüyü davranışlarıma yansıtmaya karar verdim. Oyunu kuralına göre oynayacaktım. Kimseyi takmadan bir süre yürüdüm, okula yaklaşırken sigaram olmadığı aklıma geldi, sigara almak için bir dükkana girdim. ‘Abi bi Winston box’ dedim, ‘evet çikolata da yazın’ dedi, ‘ne diyosun abi?’ dedim, ‘peynirim var, yazmayın’ dedi, ‘lan abi acelem var versene sigaramı’ dedim, ‘hayırlı işler’ dedi, ‘abi’ dedim, ‘dalga mı geçiyosun allasen?’. ‘Puşt’ dedi. Dayanamadım, ‘niye sövüyosun ulan durduk yere, terbiyesiz denyo’ dedim, ‘aklı sıra 1 ytl lik çikolatayı bana 1.1 ytl ye kaktıracak’ dedi. Ulan bu herif beni takmıyordu. Az önce telefonda konuştuğu bir toptancının arkasında küfrediyordu. Peki ben ne olacaktım? Sigaram ne olacaktı? İsteğimi yineledim, yine tepkisizdi bakkal. Sinirlenerek terk ettim o izbe dükkanı, akşam arkadaşım Hasan’a söyleyip camını kırdırmayı planladım. Sigara da alamamıştım.. Kampüse vardığımda dersin başlamasına 15 dakika vardı, aceleyle sınıfıma girdim, ‘günaydın’ dedim uykulu gözlerle birbirine bakan sınıf arkadaşlarıma. Tepki, yine tepkisizlikti. ‘Eah yeter lan!’ dedim, arka taraflardan gözüme kestirdiğim bir sandalyeye oturmak için arkaya doğru ilerlemeye başladım. O sırada gördüm onu. Ortasında benim resmim olan çiçeklerle bezeli ufak bir çelenk sınıfın bir köşesinde duruyordu, önüne ‘seni unutmayacağız’ yazılmıştı. ‘Neler oluyor’ diye sordum sınıfa, cevap gelmedi, sorumu yineledim, cevap, gelmemekte direndi. Gözüme kestirdiğim sıraya çöktüm ve neler olduğunu anlamaya çalıştım. O esnada ensemde sıcak bir dokunuş hissettim, hızla arkamı döndüm. Beyaz entarili, beyaz saçlı, beyaz sakallı bir adam bana bakıyordu. ‘Kimsin lan sen, niye yalıyosun ensemi, ibne misin sen?’ diye sordum. ‘Pardon, dayanamadım.’ dedi. ‘Kimsin birader sen?’ diye yineledim sorumu. Bugün çok fazla soru sormuştum ve bu cevaplanmayan sorular artık canımı sıkmaya başlamıştı. ‘Neden kimsenin seni işitmediğini, dokunuşlarına tepki vermediğini merak ediyorsun, öyle değil mi?’ dedi. ‘Evet’ dedim. ‘Sen iki hafta önce vefat ettin Tarık’ dedi ve devam etti ‘ölümün kayıtlara geç geldi, bu yüzden bedeninden ayrılan ruhun 2 haftadır kendini bilmez bir şekilde uyuyor.’ ‘Bugün hesap günüdür, gidiyoruz.’ Ayağa kalktım ve anlamsız gözlerle süzdüm etrafı. Sabahtan beri yaşadığım anlamsızlıklar yavaş yavaş anlam kazanıyordu. Ölmüştüm ve bunu ölümümden 2 hafta sonra öğreniyordum. İnsanlar beni göremiyor, duyamıyor, hissedemiyordu. Ak sakallı’nın yanına gittim. Her şey bir anda flulaştı, başım dönmeye başladı. Gözlerim yavaşça karardı.. Uyandığımda duman kaplı, geniş bir arazideydim. Havada loş bir aydınlık ve serin bir esinti vardı. Etraf çürümüş et kokuyordu. ‘Bu koku ne?’ dedim, ‘sana gelmeden önce ocağa kavurmalık et koyduydum, yanmış’ dedi. Ne biçim ak sakallı dedeydi bu arkadaş? Gidip kafa atasım geldi adama. İki defter çıkardı, aslında defter denemezdi. Birisi ucuz bir restoranın menüsünü andıran bir incelikteydi, diğeri ise Sefiller’in tüm ciltlerinin özetsiz hallerinin tek ciltte toplanmış hali gibiydi. Kalındı. Kalın olanı sol elinde, ince olanı sağ elinde tutuyordu. O an bir şey fark ettim, ak sakallı’nın sol kolu müthiş kaslıydı. ‘Dayı’ dedim, ‘senin bu sol kolun maşallahı var da, sağ kol pipet gibi. Ne iş?’ ‘Sol kolumla günah defterlerini kaldırırım, sağ kolumla ise sevapları’ dedi. ‘Senden önce milyonlarca insanın amellerini kontrol ettim, sen ilk değilsin’ ‘Vay .mına koyum’ dedim, ‘bu insan ne pis türmüş arkadaş.’. ‘Önce hangisinden başlayalım?’ diye sordu, ‘sağdakinden başla’ dedim. Arasında bir saklambaç oyununda ebeye saklananların yerini söylemem, yaşlı bir kadını karşıdan karşıya geçirmem, George W. Bush’a ağza alınmayacak küfürler etmem, sabah programlarını hiç izlememiş olmam gibi sevaplar bulunan sevap defterimin okunma işlemi çabuk bitti. Sıra günah defterine geldiğinde beni bir ateş basmıştı. ‘Dayı’ dedim, ‘hava baya ısındı’. ‘Isınır’ dedi, ‘daha çok ısınacak’. Günahlarımın okunması tahminimden uzun sürdü. (3 hafta) Günahlarım bittikten sonra alay edercesine ‘sence ne olacak şimdi?’ dedi, ‘ne bileyim ben’ dedim. ‘Cehennemin ateşi seni çağırıyor’ dedi, boynum bükük kabul ettim. Kapısında ‘Welcome to Hell’ yazan bir yere girdim. Terden sırılsıklam olmuştum, yanıyordum. Etlerim kabardı önce, sonra sarı sıvılar aktı, yanmış derim dökülmeye başladı, iğrenç bir koku geldi burnuma, burnum da yandı daha sonra.. En sevdiğim sağ ayağım yanarken acıyla haykırmaya başladım. Çok geçti artık, bitmişti her şey. Sonra birden bir serinlik kapladı vücudumu, derin bir ‘oh’ çektim. ‘Ne o, bitti mi sandın?’ diye bir ses geldi arkamdan. Sesin geldiği yöne döndüm ve onu gördüm. Kırmızı bir koç suratı, ince, uzun toynakları, keçi sakalı ve uzun kuyruğu ile bir zebani duruyordu önümde. ‘Bitmedi mi?’ dedim, ‘hahahaha’ diye bir kahkaya koyverdi. ‘Sen de çok salakmışsın, ne sandın burayı ha, sirk mi? Ebediyen yanacaksın.’ dedi. ‘Lan’ dedim, ‘akıllı konuş pezevenk. Yeni geldim ben buraya, yol bilmem, yordam bilmem. Ne bileyim işleyişi. Ne hakaret ediyosun hemen? Git şu sakalı da kes yağ içinde kalmışsın.’. ‘Sus lan’ dedi ve gitti. Tekrar yanmaya başladım, tekrar haykırdım ve tekrar soğudum. Gözlerim karardı, görme yetimi tekrar kazandığımda evimin balkonundaydım. Türkiye milli futbol takımı Çek Cumhuriyeti ile oynadığı maçı akıllardan çıkmayacak bir futbol enstantanesi ile kazanmıştı ve insanlar sokaklara dökülmüş bu galibiyeti kutluyordu. Ben’i gördüm sonra.. Balkondan aşağıya sarkmış, ‘haaa Türkiyeee’ diyordum. Sevincin nasıl yaşanacağını henüz öğrenememiş bir insan artığının muhtemelen ruhsatsız tabancasından çıkan serseri bir kurşunun ilerleyişini gördüm, yaklaştı, yaklaştı ve balkondan aşağı doğru sevinç çığlıkları atan ben’i alnımdan vurdu. Yere yavaşça düşüşümü gördüm, annemin haykırarak üzerime koşuşunu.. Aşağıdaki kalabalıktan bizim balkona çevrilmiş gözleri gördüm, kardeşimin gözünde parlayan bir çift gözyaşını.. Gözlerim tekrar karardı, mezarlıktaydım. Kefene sarılmış vücudumu nazikçe toprağa bıraktı birkaç adam. İnsanlar ağlıyorlardı, erkeklerin hayran olduğu lepiska gibi saçlarına sakız tükürdüğüm ve saçlarını kazıtmak zorunda kalmasına neden olduğum Hande bile ağlıyordu. O olaydan sonra beni hiç affetmemişti.. Üzerime atılan toprak kabardı, dualar okundu ve insanlar evlerine dağıldılar. Hayatlarına kaldıkları yerden devam etmek üzere arabalarına bindiler ve mezarlığı terk ettiler. Sadece ben kalmıştım mezarlıkta, bir de taze etin kokusunu almış bir düzine sürüngen.. Cesedimle kendilerine ziyafet çekeceklerdi. Gözlerim tekrar karardı. Tekrar oradaydım. Tekrar yandım, tekrar soğudum.. O sırada yanıma esmer bir adam geldi. Adının Michael Jackson olduğunu söylüyordu. ‘Lan yürü’ dedim, ‘olm vallaha ben Michael, inanmıyosan aha bak’ dedi ve moonwalk yapmaya başladı. Deli becermiş gibi ordan oraya koşuyor, ‘eni vici vokke’ diyordu. Sonra bir zebani geldi, ‘rahat dur lan’ dedi ve Michael meczubuna bir kafa attı. Onun Michael olduğuna inanmıştım, yanına gittim, ağlamaya başladı. ‘Niye ağlıyosun olm?’ dedim, anlattı. Gerçekten çok dertliydi. ‘Dude’ dedi, ‘ömrüm boyunca beyazlamak için çalıştım, yüzlerce operasyon geçirdim, tersine evrildim, maymun oldum ama yılmadım. Tam beyazlamaya başlamıştım, Ayşe Teyze diye biri geldi, üzerime ACE diye bir şey döktü, ölüverdim.’. ‘Ve şimdi şu hale bak. Yanıyorum, yandıkça bronzlaşıyorum.’ Ayşe Teyze’nin iyi niyetli olduğuna inandırmaya çalıştım, beceremedim. Çok pis bilenmişti, ikna olacak gibi değildi. ‘Ya birader’ dedi, ‘hiç çocuk gelmez mi şu Cehennem’e?’ ‘Vay şerefsizin çocuğu, ağzına sçtımın sübyancısı’ dedim tekme tokat giriştim. Gerçekten çok sinirlenmiştim, bu kadar yüzsüzlük olmazdı. Gözlerim tekrar karardı, açtığımda az önce geldiğim yerdeydim. Çürümüş et kokusu biraz dağılmıştı, ak sakallı karşımdaydı. ‘Ne istiyosun lan?’ dedim, ‘git’ dedi. ‘Nereye?’ dedim, ‘okula geç kalacaksın, git’ dedi, ‘olm manyak mısın lan ne okulu?’ dedim, ‘gitsene .mına köyüm!’ dedi ve her yer karardı. Gözümü açtığımda odamdaydım, mahallenin çilli horozu kapının önüne dayanmış, bik bik ötüyordu. Heyecanla fırladım yatağımdan, mutfağa koştum ve buzdolabını tekmelemeye başladım. ‘Oğlum napıyorsun?’ dedi annem, ‘anne’ dedim, ‘büyük yamuk yaptı bu şerefsiz bana. Satın bunu!’ Babam sert bir bakışıyla masaya oturttu beni. Tanrım, ölmemiştim. Annem, babam, kardeşim, buzdolabı.. Hepsi varlığımı kabulleniyordu. Bu kötü bir rüya olmalıydı, evet bu kötü bir rüyaydı. ‘Avun ibne avun’ diye bir ses geldi derinden, ak sakallı’nın sesiydi bu.. Ve kesildi. Bir daha o sesi duymadım. Aceleyle giyindim, sokağa fırladım. Sokakta anlamsız bir telaş vardı, insanlar hızla bir yerlere koşturuyor, kimse birbirini görmüyordu. Bir süre yürüdüm, kimse varlığımdan haberdar değildi.. ‘Ulan’ dedim, ‘hayata bak’. Gülümsedim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)